Ne çok şey birikti! Şu sıralar öyle
çok yazmak istiyorum ki... Tam "bitti sanırım" derken birden böyle bir yazma isteği geliyor işte. Kafamda yazılarla
dolaşıyor, vapurlara, otobüslere bu yazılarla binip insanlarla konuşurken arada
paralel bir evrene kaçıp bir şeyler karalamak istiyorum. Bazen sokaklar, şehirler, vapurlar bir metnin parçası gibi görünüyor insanın gözüne. Aslında böyle zamanlarda insan kolay kolay akışa kaptıramıyor kendini. Hani dünyanın o tuhaf akışına. Marguerite Duras'ın -onu da yazmak istiyorum- bir lafı vardır: "İnsanların hayatlarını güzelleştirebilecekken bunu seçmemeleri çok tuhaf," der. Hayatımız tam da böyle işte.
Bir süredir bir sinema sitesine (Paralel Sinema) ara ara
yazılar yazıyorum. Gerçi son zamanlardaki iş yoğunluğu, bir de seyahatler beni
o yazıları yazmaktan da alıkoydu. En son, malum şubat ayı nedeniyle en çok
sevdiğimiz aşk filmiyle ilgili bir yazı istediler. Bu “en” lafı beni hep
ürkütür aslında. Fakat bu kez çok tereddüt etmeden Köprü Üstü Aşıkları’nı
seçip bir şeyler yazdım. Paris, köprü altları, iki kırgın ruh. Bana çok dokunaklı gelen bir aşk hikayesidir. O aşıkların evrende baş başa kalmışçasına "hırsızlar polisler açlar toklar uyurken" köprü altlarında şehrin en bakir zamanlarını yaşadıkları anlarla örülüdür ya film. "Herkes yokken biz oluruz, uyumayalım". Turgut Uyar bu şiiri onlar için yazmış gibidir. Neyse, aslında bu filmi sonraki yazıya bırakmıştım da heyecanlandım duramadım yine. Bu filmi düşünürken aklıma daha önce yazdığım bir sinema yazısı geldi, eski,
epey eski bir film hakkında. 29 yaşında ölmüş Jean Vigo’nun, Fransızların anarşist çocuğunun son (1934) filmi. O da erken yaşta gitmişlerdendir. Bir lafı vardır sık sık andığım: “Ergenliklerinde,
sonradan olabilecekleri kişiyi katledenler, yazık size!” der.
İşte filmin yazısı. Bu yazı Nezleli
Karga’da da yer alsın istedim. (İçinde tek taş yüzük
ve “aşırı enteresan” bir evlilik teklifi vs olmayan bir aşk filmi çok şükür.) Aslında bu filmi aşk filmi olarak sınıflandırmazdım sanırım, epey mutedil bir filmdir, olaylar fazla dramatize edilmeden, neredeyse çocuksu bir hafiflikle yaşanır. İzlerken hatta pek anlamazsınız bile, sonra sonra filmi sevdiğinizi farkedersiniz. Köprü Üstü Aşıkları başka bir yazıya... Onun rüzgarı biraz daha şiddetli. "Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte," der ya şarkı, ki bu sözü hüzünlü ve çok güzel bulurum. Bütün güzel aşk filmlerinin bu sözün gölgesine sığınabileceğini düşünürüm...
Latalante: Sinemanın Eskimeyen Şiiri
L’Atalante bana kalırsa sinemanın ruhu hep genç kalacak filmlerindendir, büyüsü ve şiirselliği hiç eskimez. Film iki genç
aşığın, Jean (Jean Daste) ve Juliette’in (Juliette Parlo) kasabadaki evlilik
törenleriyle başlar. Genç çift oradan Jean’ın kaptan olduğu, filme de ismini
veren L’Atalante isimli mavnaya geçer. Filmde en az genç aşıklar kadar yeri olan
Pere Jules (Michel Simon) da mavnada çalışan egzantrik, yaşlıca bir denizcidir.
Ömrünü denizlerde geçirmiş, dünyanın büyük limanlarını dolaşmış, oralardan
hikayelerle dönmüştür. Vücudu “onu sıcak tutan” dövmeleriyle kaplıdır, odası da
tıpkı denizlerde geçirilmiş bir ömür gibi izlerle ve hatta kaybedilen bir
arkadaşın mumyalanmış eli gibi tuhaf anılarla doludur. Juliette ise onun aksine
küçük kasabasından dışarı çıkmamıştır. Taze bir iştahla dünyayı keşfetmeye
hazırdır. Zaman zaman hayranlıkla yeni bir dünyayı temsil eden kişilere kaptırır kendini. Dünya onun
için Paris’tir, Paris’e en yakın olduğu zamansa radyo dinlediği zamanlar. Bu
yüzden Jules’ün hikayelerine büyük bir merak besler. Jean ise kah Juliette’e olan
aşkıyla coşar, kah onu başkalarından kıskanır, iyice hırçınlaşır, gözü bir şeyi
görmez.
Film boyunca iki aşığın birbirlerine aşkla birşeyler
fısıldamasını, gülüşmelerini, küsmelerini, çocuklaşmalarını, birbirlerini
arzulamalarını; kısacası yeni bir ilişkinin hemen yön değiştiriveren farklı ruh
hallerini görürüz. Hem birbirlerini çok sevip birbirlerine ilgi gösterirler,
hem kendi bağımsızlıklarının peşine düşmek isterler. Juliette’ın en büyük
isteği Paris’in uzak ve ışıltılı dünyasını görmektir, Jean ise bu dünyayı Juliette’e göstermekle onu bu
dünyadan kıskanmak arasında gidip gelir. Paris’te Juliette’in mavnadan
ayrılmasıyla iki aşık acı çekip birbirini özlemeye başlar. Paris bir taşralı için büyüleyici olduğu
kadar acımasızdır da. Juliette’in bu şehrin sokaklarında kendine ait bir yer
bulamaz. Jean ve Juliette birbirlerine küsüp ayrı yerlerde birbirlerini hayal
ederler. İki aşık, Pere Jules’ün müdahalesiyle sonunda birbirlerine kavuşur. Onların
dünyasında aslında pek çok his uçucudur, kırgınlıkları da öyle olur.
Bana kalırsa film
eskimemesini kusursuzluk arayışından kendini özgürleştirip özgün sesini bulmasına,
yönetmenin sinemada doğaçlama hissi veren anların büyüsünü keşfetmesine borçludur.
Film, kahramanların farklı ruh halleri üzerinden Maurice Jaubert’in
müziklerinin eşliğinde neredeyse L’Atalante’nin Seine nehri üzerinde ağır ağır
ilerleyişi gibi akıp gider. Kimi zaman muzip, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman
neşeli, bir tonda… Aslında hikâyede fazla bir şey olmuyor gibidir fakat
yönetmen bir şekilde izleyiciyi ele geçirmeyi başarır. Karakterler katı bir
şekilde kategorize edilmemiş, nefes alıp veren, kanlı canlı kişiliklerdir. Yönetmen
onları idealize etmez, onlara hata yapma özgürlüğü tanır.
Bunun yanı sıra
filmin yarattığı görsel dil de büyüleyicidir. Sinematograf Boris Kaufman’ı da
burada anmak gerekir. Filmin başlarında Juliette’in dumanların arasından ağır
ağır ilerleyen kapkara mavnanın üzerinde uçuşan gelinliğiyle göründüğü sahne,
su altı görüntüleri, rüya sahneleri çok etkileyicidir. İnsana hep aşkın o elle tutulamayan, rüya ile gerçek arasındaki, puslu doğasını anımsatır.
2. Fotoğraf: kaynak


Ne güzel yazı bu, elinize sağlık.
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim. Sevgiler!
YanıtlaSilcanım, yazdıkların yine dokundu yüreğime...Köprü üstü aşıkları benim de çok sevdiğim bir film, hatırlayınca acıtır içimi...bu acıdan da ayrı bir haz duyulur nedense; gerçekten hayatı hissedebilircesine...Latalante filmini bilmiyordum, yine yazılarından izlenecek özel bir film öğrendim! heyecanla beklenecek bir an:)
YanıtlaSilNilay
Nilay, ne güzel burada yorumunu görmek, çok mutlu oldum!!!
YanıtlaSilBu filmi sevdiğini biliyorum. Ben de çok uzun zaman önce izlemiştim, hayal meyal hatırlıyordum bir şeyleri. Yazıyı yazmadan önce tekrar izledim filmi ve hatırladığımdan da güzel bir filmle karşılaştım. L'Atalante onun kadar dokunaklı bir film değil ama o da çok hoş, kendine özgü bir film. Köprü Üstü Aşıkları'nın sonunda o filme bir gönderme göünce ayrıca şaşırdım, çünkü burada tesadüfen ikisinden bahsetmiştim, daha Köprü Üstü'nü izlememiştim bu blog yazısını yazarken.
yazıyı b ile okumadan yazıyorum.. ne güzel burada bulmak sizi..
YanıtlaSilteşekkür ederim, ne güzel bir yorum! blog gerçekten evmiş gibi geliyor bana bazen. eve gelip de boş bulmamak güzel oluyor değil mi? çok sevgiler :))
Sil