kesişen yazgılar, teğet geçen aşklar


 
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler," der Krzysztof Kieslowski. Hiç karşılaşmayacak olsanız da dünyanın bir köşesinde sizin gibi düşünen, hisseden birilerinin varlığı, ne güzel ve hüzünlü bir şeydir. "Bu benim takıntım: farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum.” Aslında filmleri de insan hayatının yazgıyla özgür irade arasındaki salınımından beslenir. Şans, talih, tesadüfler, insan ilişkilerinin rasyonellikle açıklanamayan yanları... Filmleri bu kavramlarla, kimi zaman Kieslowski sinemasında yaratılan Van Den Budenmayer (aslında bu kişi, filmlerinin çoğunun müziklerini yapan Zbigniew Preisner’dir) gibi müzisyenler,  kimi zaman da önemsiz gibi görünen bir eylem ya da karakterle birbirine bağlanır, adeta Kırmızı filmindeki şarkının sözlerini anımsatır, “Her başlangıç bir devamdan başka bir şey değildir. 

Kırmızı, başrol kadın oyuncusu Irène Jacob’un yanı sıra, tema olarak da benim çok sevdiğim başka bir Kieslowski filmi olan Veronica’nın İkili Yaşamı filmiyle paralellikler taşır. Her iki filmde de bir yandan kesişen yazgıları görürüz, bir yandan da birbirine teğet geçen hayatları. Kırmızı’da Cenevre’de üniversite öğrencisi olan, aynı zamanda modellik yapan Valentine’in (Irène Jacob) arabasıyla bir köpeğe çarpmasının ardından köpeğin sahibi yaşlı yargıçla (Jean-Louis Trintignant) yolları kesişir. Kazalar Kieslowski filmlerinde önemli rol oynar, insan hayatlarının kırılma noktalarıdır. Bu kaza sonrasında da Valentine’in hayatının gidişatı değişir. Öte yandan Valentine ile yargıç olmaya hazırlanan, onun ruh eşi olabilecek Auguste (Jean-Pierre Lorit) birbirlerinden habersiz yan yana yaşarlar. Aynı mahalle kahvesine gider, arabalarını aynı sokağa park eder, müzik dükkânında sırt sırta aynı şarkıyı dinlerler fakat birbirlerini bilmezler. İşte burada bir şey insanın içini ince ince sızlatır. Farkına varmadan kendi mutluluğumuzun yanından geçip gidiyor olma ihtimali. Kaçırılmış karşılaşmalar. Ve bir bekleme hali. Hayatımızın müsveddesini yaşıyoruz da asıl hayat henüz başlamamış gibi... Ya da insan ömrünün ne yapsa tamamlanamayacak olması.

Gizlice komşularının konuşmalarını dinleyen, "mutlu" ev manzaralarının sakladığı sırları bilen yargıç ise filmde kötümserliğin kalesi gibidir. Bu gizli dinlemeleri fark edip dehşete kapılan Valentine “Polis misiniz?” diye sorar yargıca. O da “Daha kötüsü… Yargıcım” diye karşılık verir. “Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermek kibirden başka bir şey değil.” Valentine’in hayata karşı iyimser, sıcak yanıyla yargıcın sinik bakışı birbiriyle çarpışıp durur. “Vicdanımızı rahatlatmak için iyilik yaparız, gerçekten iyilik yapmak için değil,” der yargıç. “İnsanlar kötü değildir, sadece bazen güçsüz olabiliyorlar,” der Valentine. Onu modellik yaparken bile gülümserken görürüz, üçleme karakterleri içinde geri dönüşüm kutusuna cam şişe atmaktan zorlanan yaşlı kadına yardım eden tek karakter Valentine’dir. Kieslowski, Irène Jacob’un gerçek hayatta da iyi niyetli ve mütevazı biri olmasından dolayı bu rolde onu tercih ettiğini söyler, hatta Kırmızı onun için yazılmıştır. “O bir köpeğe çarptığında onu arabasına alabilecek biri,” der. Kieslowski’nin filmlerinde önem taşıyan, birilerine yardım eden, çaba gösteren karakterlerindendir Valentine.

 

Her şeyi biliyor görünen yargıç da Valentine’in bu yanına kayıtsız kalamaz ve kendisi için ikinci bir hayatın, gerçekleştiremediği bir hayatın hayalini kurmaya başlar. “Siz benim karşılaşmadığım kadınsınız,” der ona. Yaşlı yargıcın yaşadıkları Auguste’ün yaşadıklarının aynasıdır. Biz seyirciler hiçbir zaman Auguste gerçekten var mıdır yoksa yargıcın kafasında yarattığı kişi midir bilemeyiz. Birilerinin hayatını yaşamak, Kieslowski’nin deyişiyle “birilerinin yukarıda yaptığı bir hatayı değiştirmek” mümkün müdür? Kırmızı bu soruyu tekrarlayıp durur. 

 

Kırmızı filminin bir telefon sesi ve duvarların içinde, yerin altında uzayıp giden telefon kablolarının yolculuğuyla açılması tesadüf değildir. Telefon, filmde baştan sona önemli bir motiftir, insanlar arasındaki iletişimden çok engelleri ortaya koyar, hatta bir kaygı aracıdır. Valentine’in hiç görmediğimiz sevgilisi, telefon aracılığıyla Valentine üzerinde baskı kurar, onu denetler ve yargılar. Valentine telefona yetişemeyince telaşlanır. Auguste, elinden kaçırdığı sevgilisini arayıp durur ama karşısında hep bir sinyal sesi duyar, telefon açılmaz.

 

Senaryonun yanı sıra Piotr Sobocinski’nin sahne içinde gözetleme hissi veren sahneler, çerçeveler, cam yüzeylerde çoklu yansımalar yaratan ve pencerelerin dışında gezinerek Auguste’le Valentine’i aynı sahnelere taşıyıp birleştiren kamerası da bu hikâyenin güçlü bir anlatım aracıdır. Kimi zaman bir trafik lambasında, kimi zaman köpeğin tasmasında, yanıp sönen ışıklarda, şans makinalarında karşımıza çıkan kırmızı renk gibi. Valentine’le Auguste’ün konuştukları bir sahnede yargıç birden “Durun bir dakika, çok güzel bir ışık var,” der. O sırada sanki herkes susar, biz seyirciler de nefesimizi tutup ışığın yavaşça odayı dolduruşunu, yaşlı yargıcın yüzüne daha uysal bir ifadenin yerleşmesini izleriz. Valentine de o yumuşak öğle üzeri ışığı gibi o katılaşmış görünen yargıçta bir şeyleri çözer. Çok güzel bir sahnedir, gündelik hayatın mucizelerinden biri.

 

Filmin sonundaki feribot kazasında Valentine, sakız reklamında trajik bir olayı düşünüp üzgün bir poz verdiği reklam afişindeki imgesini tekrarlar. Kendini gerçekleştiren kehanettir adeta. Kazadan kurtulan altı kişi üçlemenin karakterleridir. Yedinci kişi ise filmlerden bilmediğimiz bir barmendir. Kieslowski’ye yedinci kişinin kim olduğunu sorduklarında “belki de hakkında film yapılması gereken bir kişi,” der. Her ne kadar Kırmızı filminden sonra film yapmayı bırakabileceğini söylese de belki de sıradaki onun filmidir fakat yolları o barmenle kesişmeden hayata veda eder.

 

 **Yazı Paralel Sinema sitesinde yayınlandı.



 

Yorumlar

  1. Muhteşem bir yönetmen, en en en beğendiğim film (Mavi aslında ama olsun Kırmızı da üçlemenin biri) üzerine dolu dolu çok güzel bir yazı. Bunu siz mi yazdınız? Yani Paralel Sinema yazıyor yazının altında ama o makaleyi de siz mi yazdınız anlamında soruyorum. Belli ki çok eski bir yazı. Belli ki Kieslowski henüz sinemayı bırakmadan ve ardından vefat etmeden yazılmış. Göremediğim anlamları fark etmemi sağladı, neden Kieslowski'den bu kadar etkilendiğimi de. Çok da ilham verici. Bir ders gibi. Saklayıp tekrar tekrar okuyacağım. Çok teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. Merhaba küçük Joe,
    Evet, yazıyı ben yazdım. Aslında çok yakın bir zamanda yazdım. Önceden izleyip çok etkilenmiştim üçlemeden, en çok da Mavi'den... Ama tekrar izleyince Kırmızı'dan büyülendim, filmle ilgili çoğu şeyi hatırlamıyormuşum, hatta o sıralar anlamamışım bazı şeyleri. Kieslowski'yi ben de çok seviyorum. Hatta ondan yola çıkarak bir yazı yazmaya giriştim, bitirebilirsem blogda paylaşırım.

    Yazıyı sevmenize çok sevindim. Asıl ben teşekkür ederim, bunu paylaşmak çok güzel.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tebrik ederim!!!!

      Belli ki eski bir yazı derken son cümleler...ah son satırı yanlış okumuşum ben!!!! Çok pardon. :)

      Binoche için kardeşim demişti ki, meşhur olmadan evvel B. Cannes'a gitmiş, bir videosunu çekmişler (kardeşim o videoyu görmüş) o mağrur Binoche'un o halini görsen utanırsın demişti. Laylaylay yapıp eteğini mi ne açıp açıp kapatıyormuş, dalga geçer gibi, sırf sansasyon olsun, birinin dikkatini çeksin diye, o yüzden Kieslowski'nin öyle demesine çok da şaşırmam.

      Sil
    2. Ben nedense J. Binoche'u hep o Mavi'deki haliyle özdeşleştirmişim kafamda. Aslında Köprü Üstü Aşıkları ve Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ndeki hallerini de çok sevmiştim. Bu rollerden sonra şimdi hayal edemedim o halini :)) Bak iyi oldu, Binoche dedikodusu da yapmış olduk.
      Sevgiler küçük Joe!

      Sil
  3. Yazı çok güzel, tıpkı konusu gibi. Leziz olmuş efem:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Narda. Kelebekler :))

      Sil
  4. Dünyanın farklı yerlerinde hiç tanımadıkları birilerinin de kendileriyle aynı şeyi düşünüyor olma ihtimalini sevenler mi Kieslowski'yi seviyor acaba? Bilemem ama Kieslowski'yi ben de çok seviyorum. Tuhaf ki ''Mavi'' üçlemenin içindeki en sevdiğim film. Belki daha önce de söyledim sana, nedense söylemişim yazmışım gibi hissediyorum, Binoche'nin elini duvara sürttüğü sahne aklımdan hiç çıkmaz.
    Nefis bir yazı olmuş. Eve gidip filmi seyredesim geldi :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Özlem hatırlıyorum, daha önce söylemşltin bunu. Ama hangi yazı üzerine söylediğini çıkaramadım. Gerçi yazılarımda Mavi'yi sık sık anıyorum, bende iz bırakmış filmlerinden. Mavi'yi tekrar izlesem ne düşünürüm merak ediyorum, o zamanlar benim de üçlemedeki favorimdi ama şimdi Kırmızı mı olur acaba diyorum :p
      Sevgiler :)

      Sil
    2. şimdi ..şu pazar .. bütün gereksiz ev işlerini bi yana atıp.. kahve kokusu eşliğinde bu film şölenini tekrarlamak isteğiyle mutlu oldum işte:)))
      ne çok heveslendiriyorsunuz beni :)))

      Sil
    3. uykusuz uyurgezer :))
      çok sevindim böyle bir istek uyandırdığıma, çünkü gerçekten tekrar izlenmeyi hakediyor bu film. sevdiğim filmleri, kitapları biraz fazla seviyorum galiba:P
      o coşkuyla abartıyorum belki de ama yazmak biraz da abartmak zaten öyle değil mi?
      sevgiler!

      Sil
    4. sevgili alkım,
      ne güzel yazmışsın.Çok beğendim. Gösterilende daha fazlasını bulmak ve söze dökmek harika bir şey. Sıradanlığı biranda gizemli bir maceraya dönüştürüyor. Sende yazılarınla bunu çok güzel beceriyorsun. Bende çok severdim Kieslowskiyi. Evet Mavi en çok etkilendiğim.. ame neden hangi sahne desen detay yok...hafıza tuhaf şey dile dökemesende orda biryerlede.. duygusu en sona kalan galiba.. sadece puslu bir J.Binocehe resmi. Şimdi Kırmızıyı pek bir heveslendim. Sevgiler
      Beyhan

      Sil
    5. beyhan, ne güzel seni görmek!
      bloglardaki eski yoğun yazışmaları özlüyorum. sanıyorum şu dijital dünyanın hızına kaptırdık kendimizi, artık bir yazı yazmak, okumak, bir yazıda yoğunlaşmak filan epey çaba istiyor :)) doğrusu, ben de eskisi kadar takip edemiyorum blogları.
      mavi'yi söylediğin gibi hatırlıyorum ben de, kopuk kopuk kimi sahneler -bincohe'un havuzda yüzmesi mesela- kalmış aklımda ama genel bir manzara çizemiyorum film hakkında. dediğin doğru, bir tortu bırakıyor bu filmler. köprü üstü aşıkları da bende anısı çok silik bir filmdi ama çok sevdiğimi biliyordum. tekrar izledim, aşık oldum :)) yani boş yere kalmıyor o tortu, bir şey oluyor derinden seni etkileyen.
      yazıyı sevmene çok sevindim. sevdiğim bir film olunca sanırım daha fazla şey görebiliyorum ya da zaten daha fazla şey görebildiğim için seviyorum. kimi filmlerin, kitapların sınırı yok. özlemişim seninle yazışmayı, bak çenem düşüverdi.
      sevgiler beyhan!

      Sil
    6. evet alkım bende özlüyorum. kafamda hep bir blog tutma isteği var. ama bir türlü zaman bulamıyorum. yazmak düşünmeyi çok tetikliyor. gerçi metin sistematize ediyor kapatıyor sınırlıyor. söylenmeyeni gizliyor. ama bir imkan sunuyor. gerçekte yazı/ metin hiç bitmiyor.filmlerde. gerçeklikte öyle . sürekli ve yeniden aynı metin farklı okunabilir. sevgiler.beyhan

      Sil
    7. Haklısın Beyhan, yazmak düşünmeyi tetikliyor. Bolca kafa karışıklığı olsa bile. O sistem içinde yine de yeni kapılar açıyor. Bende her şeyi bir metin gibi görme eğilimi var zaten, kitapların bize ettiği :)
      Çok güzel oldu bu sohbet. Sen de yazsan harika olur. Belki bir gün yazarsın. Bu kez biraz daha umutlu konuşmuşsun sanki :)
      Sevgiler.

      Sil
  5. Tamamdır, not aldık! :)

    Ben de beklerim... :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tamamdır, uğrarım Kafa Dergi :))

      Sil
  6. Harika bir okuma olmuş, çok güzeldi. Benim üçlemede favorim mavidir, binoche'yi daha başarılı buluyorum jacobs'a göre (tabi tek beden bu değil) ama ikinci sırayı bu film alır. Ben de bir fotoğraf dizisi paylaşmıştım blogda 'farklı mekanlar aynı ifade' diye, Valentine iki yerde aynı ifadeyi verir üç farklı yerde görürüz. Güzel bir seri, Kieslowski sevilir 😄.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı