Ana içeriğe atla

Kayıtlar

bütün saçlar uç uca

Geçen gün Kendi Kanım filminde, birinin diğerinin saçını taradığı bir sahnede takıldım. Zaten insanın içine oturan filmlerdendi. Filmin başrol oyuncusu Rita Blanco  da oradaydı. Ufak tefek, biraz utangaç ve pek tatlı bir kadın! Film başlamadan “ Biliyorum kolay bir film değil, ama zor anları olduğu kadar güzel anları da var, n’olur sonuna kadar izleyin ,” dedi. “ Filmden sonra beni öldürmek isterseniz de burada olacağım ,” dedi gülerek. Oradaki sorumlu kişi bunu nedense Türkçe’ye “ Filmden sonra soru sormak isterseniz burada olacağım ,” diye çevirdi. Anlaşılan festival seyircisine pek güvenemedi. ("Neme lazım"...) Film Lizbon ’un arka sokaklarında geçiyor. Genel olarak yoksulluk ve erkek şiddetiyle çevrili hayatlarında kendilerini kapana kısılmış bulan, her şeye rağmen dirayetli kadınlar üzerinde yoğunlaşan bir film. Çok zor ve etkileyici bir sahne ile bitiyor. Bu sahne üzerine sayfalarca yazılabilir...Şimdi değil. Filmde biri, kırılgan bir anında diğerinin saç...

aşktan söz etmeyen mektuplar ve nisan

Nisan en zalimi ayların diye başlıyor “ Çorak Ülke ” şiiri. Ne zalim bir şiir diye düşünüyor insan en başta. Nisan en güzel ay! En zalim aydır Nisan, çıkartır Leylakları ölü topraktan, karar Bellekle arzuyu, karıştırır Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla. Sıcak tuttu bizi kış, örterek Yeryüzünü unutkan karla, besleyerek    Bu güzel havalarda içimden sadece o anı yaşamak geliyor. Vapurda giderken sadece vapuru ya da suyu düşünmek (Bir arkadaşımın kedisi var, adı Vapur. Aklıma geldi şimdi.) yürürken çiçekçi kadınları, kaldırımları, ikindi çayını. “ Pencere, en iyisi pencere ” şiiri gibi. Sadece pencere, perdelerin havalandığı bir pencere! Çiçekli düşünceler işte.   Zoo, Aşktan Söz etmeyen Mektuplar ’ı okuyorum. Viktor Şklovski'nin, sürgün günlerinde Berlin’den yazdığı mektuplar.  “ Sen benim oturduğum kentsin, ayın ve günün adısın sen ,” diyor adam. “ Aşkın beni yaralıyor. Günün birinde beni yaralayacaksın sen. Çünkü bu...

Aslı'nın kırmızı balonu

Geçen hafta kardeşimle birlikte kuzenlerle buluştuk. Her buluşmamızda üzerimize bir çocukluk gelir bizim, yaşımız küçülüverir. O gün Kırmızı Balon da konuşuldu. İşte bu da kuzenim Aslı'nın önceden yazmış olduğu Kırmızı Balon yazısı... Bugün Kırmızı Balon 'u izledim. Çocukluğumda okuduğum bu kitabın filminin yapıldığını biliyordum ama ulaşmak mümkün olmamıştı. Birçok bölümünü unutmuşum hatta tek hatırladığım okurken aldığım keyifmiş... Doğduğum yerde çok önceleri fuar açılırdı. Pavyonlar, pavyonlarda satılan ıvır zıvırlar, imza günleri. Hatta bu imza günlerinden birinde Oktay Akbal bana bir kitabını imzalamıştı. O sıralar daha okuma yazmayı bilmiyordum. Oktay Akbal 'ı da tabii... Ona imzanın üstüne ne yazdığını sorduğumda "Okumayı bilmiyorsan neden kitap alıyorsun?" diye bana takılmıştı. O an adamcağıza nasıl öfkelendiğimi şimdi bile hatırlıyorum. Güzel bir gelecek dilemiş bana... Hala durur rafımda, anısı gülümsetir... " İnsan Bir Ormandır ...

kırmızı balon

"Bir kitap okudum hayatım değişti" diyeceksem, bu kitap hiç kuşkusuz “ Kırmızı Balon ” olurdu. Hatta bu blog için ilk düşündüğüm isimdi ama alınmıştı. (Bir kaç isim denemesinin ardından göze masada duran kitap ilişir ve olaylar gelişir:) Ursula Le Guin'in Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar isimli deneme kitabını okuyorum bugünlerde. Tembel, sarsak bir okuma benimkisi. Bir bölüm okuyup kitabı kapıyorum, sonra yeni baştan o bölümü okuyorum, oradan sondaki denemeye atlıyorum filan. Kitap harika ama! Yazar, denemelerinden birinde çocuklar için yazmanın zorluğundan sözeder. "Çocuklar büyük miktarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar. Henüz plastik yemeyi öğrenmemişlerdir," der. Kırmızı Balon  usulca çocukların ruhuna süzülen kitaplardan. Kitapta Pascal ve balonu anlatılır. Pascal ve Kırmızı Balonu . Başına buyruk bir balondur bu, fazla sıkıştırılmaya gelmez, kendi başına hareket etmek ister ama Pascal ’ı da takip eder. Pasca...

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısında .  Bunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar! Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Öncele...

bir kış günü öğleden sonra

Şubat ayının benim için tanımı: “gamlı donuk kış güneşi”*.  Gökyüzünün ağırlaştığı, etrafın kuzeyli ressamların o ışıksız tablolarına döndüğü, belli belirsiz bir güneş aydınlığı...   Bu güneş aklıma Marguerite Duras ’nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabını getirir. Üniversitenin ilk yılları Duras ’nın çevrilmiş hemen her kitabını okumuştum ve sonunda tüm kitaplardaki kadınlardan kafamda tek bir kadın yaratmıştım, o da yazarın kendisiydi. Fransız direnişine katılan, küçük kasaba barlarında kendine içki ısmarlayan, Çinhindi 'nde gemi yolculukları yapıp çekik gözlü adamlara tutulan, yalnızlıkla beslenen, okyanusa kafa tutan (bohem) bir “Tante Rosa”. Yalnızlık hissi çok mühimdir. Bu kitabın bir yerinde şöyle bir söz geçer: “ Yalnız kalmak istiyor, bilmek, onu düşünmek, onu sevmek için .” Bu kitaplarda, gezegenin birinde (Fransa?) erkeklerin, hayatlarını Duras ’nın kadınları gibi ketum ve gamlı kadınları çözmeye harcadığı fikrine kapılıyordu insan...

bali'de sabah

Çocuklukta genellikle akraba ya da yakın aile dostlarının evlerine yapılan yolculuklar vardır, sabahları başka bir yatakta uyanılan. O sabah yeni bir duygu olur içinizde. Uykunun buğusu yavaş yavaş çözülürken bir yabancılık hissiyle doğrulursunuz, bir süre etrafınıza bakınırsınız. O sabah küçük de olsa mucizevi bir şeylere tanık olacağınızı bilirsiniz. Çocukken başka bir kahvaltı sofrası bile beni sevindirmeye yeterdi.  İzmir'de bir akraba evinde sofraya getirilen kekikli, zeytinyağlı, küçük doğranmış domatesler (bizde o zaman z.yağı konmazdı ve domatesler iri doğranırdı) mesela, bana mucizevi gelmişti. Ertesi kahvaltıyı iple çekmiştim.  Bir de yolcu romantizmi vardır. Her şeyi farklı bir ışık altında görüp koklarsınız, gönül insanı olursunuz, gözünüzde bir damla yaş:) Proust görse sizi kıskanır. Bir manolya ağacının yanından farklı adımlarla yürürsünüz. İşte o sabah, ben de o saftirik neşeyle uyanıyorum. Ubud 'daki ilk sabahım! Gec...