Ana içeriğe atla

bali'de sabah

Çocuklukta genellikle akraba ya da yakın aile dostlarının evlerine yapılan yolculuklar vardır, sabahları başka bir yatakta uyanılan. O sabah yeni bir duygu olur içinizde. Uykunun buğusu yavaş yavaş çözülürken bir yabancılık hissiyle doğrulursunuz, bir süre etrafınıza bakınırsınız. O sabah küçük de olsa mucizevi bir şeylere tanık olacağınızı bilirsiniz. Çocukken başka bir kahvaltı sofrası bile beni sevindirmeye yeterdi.  İzmir'de bir akraba evinde sofraya getirilen kekikli, zeytinyağlı, küçük doğranmış domatesler (bizde o zaman z.yağı konmazdı ve domatesler iri doğranırdı) mesela, bana mucizevi gelmişti. Ertesi kahvaltıyı iple çekmiştim. 
Bir de yolcu romantizmi vardır. Her şeyi farklı bir ışık altında görüp koklarsınız, gönül insanı olursunuz, gözünüzde bir damla yaş:) Proust görse sizi kıskanır. Bir manolya ağacının yanından farklı adımlarla yürürsünüz. İşte o sabah, ben de o saftirik neşeyle uyanıyorum. Ubud'daki ilk sabahım! Gece, kalacak yer ayarlayamadan, Surabaya'dan iki parça eşya ile gelmişiz. Yağmur altında ilk bulduğumuz yere Puri Saraswati Bungalovlarına sığınmışız.
Sabah kuşların, kertenkelelerin (ötüyor bunlar!) ve motosikletlilerin sesleriyle uyanıyorum içimde bir kıpırtıyla. Bungalovun geniş verandasında lotus yapraklarının, Hindu tanrılarının işlendiği duvar kabartmalarına, Ubud çatılarına, koca yapraklı yeşilliklere bakıp kendimi sokağa atıyorum. Sabahın erken vakti kaldırımlara, merdiven başlarına, heykellere, sunaklara yerleştirilen sunuları görüyorum. Tütsü dumanları yükseliyor üzerlerinden. 

Ubud sokakları kalabalık, pazar yeri motosikletlerle dolu. Motosiklet, Güneydoğu Asya'nın her bir yoluna sızan tek motorlu taşıt. Ülkede dört mevsim yaz yaşanması ve ucuz bir taşıt olması onu Endonezya'da da milli bir ulaşım aracı yapmış. Toplu taşıma çok alışıldık bir ulaşım biçimi değil. Dört kişilik aileler görüyorum motosiklet üzerinde. Kasklı olanlar sadece turistler:) Ve pek çok şehirde bu yüzden yoğun bir trafik karşınıza çıkıyor. İnsanın inanası gelmiyor. 
Pazar yerleri, her yerde bir yeryüzü şenliği. Dört beş yıl önce Nisan ayında Köyceğiz'de gittiğim bir pazar yerinde, kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum. Güzel bir pazarı ve kitapçısı olan bir yerde yaşanır diye geçirmiştim o zaman aklımdan. O günden bu yana bir bahar vakti Ege'nin bol yeşillikli kasaba pazarlarından birine gitmeyi istedim -Tire'ye mesela- ama henüz bunu yapamadım.
                          
Kocaman hindistan cevizi yaprağından örülmüş sepetlerin içinde çeşit çeşit çiçek yaprakları, meyveler, sebzeler satılıyor. Tezgahlara  masklar, uçurtmalar, boncuklar, rengarenk pirinç kekleri, Endonezya’ya has batik saronglar sıralanıyor.Başka başka meyveler: salak, sursak, rambutan, mangostan, tamarillo ve nam salmış kokusundan dolayı Uzakdoğu'da bazı otellere girmesi yasak olan lezzetli meyve durian. Bir tren yolcuğu sonrasında kabın içinde kalmış durianın kokusunu geçirmek için uzun süre mücadele edip sonunda kabı atmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum.
Palmiye yapraklarından yapılan, sunuların konduğu küçük sepetler satılıyor. Sunu için sepetlere taze çiçekler, pirinç ve tütsü konuyor. Sunularda renklerin bir araya gelişi önemli. (Hinduizm, son derece karmaşık bir din. Balililerin bölgenin animizm gibi birtakım eski inanışlarıyla harmanlanmış  kendilerine has bir Hinduizm anlayışı var.
                              
Artık hiç bir yolculuk, bilinmeyene yapılan o eski zaman yolculukları gibi değil. Bıraktığınız şehrin sokağındaki dükkan uzak, bambaşka bir şehirde de karşınıza çıkıyor. Ubud'a gelmiş bu kez, cazibeli bir yere konumlanmış teklifsizce, Bali'deki asgari ücretin yirmidörtte birine bir bardak kahve satıyor. 

Neyse ki, pazar yerleri var. Onlar oldukça dünya ilginç ve güzel bir yer olmaya devam ediyor. Başka bir şehrin sabahından şimdilik bu kadar...

Gezinin devamı için:

Yorumlar

  1. alkımcım, ben de şimdi sıkıntılı sıkıntılı oturuyordum ki, senin yazını gördüm, okudum da içim açıldı, o başka evlerde uyanmaklar, kahvaltılar bence de mucizeviydi, uzun bir yolculuktan sonra varılan yerlerde uyumaklar, uyanmaklar da öyle. ben normalde sabahları zor uyanırım, kendime gelmem zaman alır, ama eğer yeni bir yerdeysem, gezme görme durumları varsa şıp diye açıveririm gözlerimi. öyle güzel anlatmışsın ki pazar yerine gitmiş, sebzeleri, meyveleri koklamış kadar oldum diyeceğim de yok tam da öyle değil, içimde dayanılmaz bir gitme gezme isteği hasıl oldu, kendim gidip duymak istedim o kokuları:) ben bazen gezi programlarını izlerken de şey diyorum, kapatın artık biraz daha izlersem dayanamayıp gideceğim hemen:)

    ben egeliyim bu arada, oranın pazar yerleri pek güzel olur evet, satıcıların, kadınların diyalogları, o canlılık, renkler, kokular..

    sen döndün mü yurda, yoksa oralarda mısın daha? uzun bir yolculuktan eve dönmek de ne güzeldir.

    YanıtlaSil
  2. zerka, ben de yeni yerlerde erkenden açarım gözümü, sabah kuşu olurum. bu arada gezi programı yapanları kıskanarak izleyenlerdenim. bana dünyanın en güzel işiymiş gibi gelir ama sanırım davulun sesi uzaktan hoş geliyor, bilmiyorum. bir yanım çok gezmek istese de bir yanım çok yerleşik çünkü.
    bu arada dün itibarıyla kazak, atkı, palto kombinasyonuna geri döndüm:) buralardayım artık.

    YanıtlaSil
  3. şu karikatür aklıma geldi;
    http://umutsarikaya.files.wordpress.com/2008/12/n521419777_622106_3541.jpg?w=450

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)) hmm, salonda bu şekilde uyanmak tabii o kadar hoş olmasa gerek.

      Sil
  4. Hoşgelmişsin Alkım ! Kalın kalın giyinmek ne zor gelmiştir şimdi:)
    Ne güzel pazarlar gezmişsin. Her hafta gittiğim mahalle pazarı bile seyahat gibi gelir bana. Kaldırılacak da marketlere muhtaç olacağız diye korkarım. Her yerin giderek birbirine benzemesi bir gezgin için en kötü şey olsa gerek. Yine de hiç bir şey gezmenin yerini tutamaz benim için. İşim gezmek olsun istiyorum bir süreliğine...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ışın merhaba! yok hemen uyum sağladım kışa:)

      her yerin birbirine benzemesi gezgin için kötü bir şey ama asıl, orada yaşayana yabancı bir şey getirip sırf turistler için bir şeyi yerli kılmaya çalışmak kötü olan. turistik yerlerin artık kaderi bu herhalde.

      ben de işim gezmek olsa diyorum. ama trenle gezsem, bir de böceklerle çok muhatap olmasam. beni işe almazlar sanırım di mi:)

      Sil
  5. Alkım, çok güzel bir paylaşım olmuş. İzlenimlerin de, hikayeleştirerek anlatım tarzında çok güzel olmuş. Keyifle okudum, geceme renk kattın. Seni takip etmek her zaman keyifli benim için. Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. teşekkür ederim ayşen. güzel bir hafta diliyorum. sevgiler.

      Sil
  6. Yanıtlar
    1. olur buket! böcek fobisine sahip olmanın dışında fena bir yol arkadaşı sayılmam:)

      Sil
  7. Yine güzel bir yazı, güzel resimler. Proustun kurabiyesinin ısırığıylamı başlıyor anılar ne:) Bu arada Guermenteslerin devamını bir türlü getiremmişimdir. Listede bekliyor.:(

    Çocuklugun sabahları zaten kendi başına maceradır. Çocukken ablamın tersine başka evlerde olmayı bende çok severdim. Umarım bende birgün doğuya cesaret edebilirim:)
    beyhan

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beyhan, sanırım öyle. Her şey dönüp gelip çocukluğa, madlen kurabiyelere (canım çekti şimdi:) varıyor. Aynı evde büyüyüp nasıl zıt olabiliyor kardeşler değil mi? Benim kardeşim mesela benim kadar sevmez gezmeyi.
      Bu arada uzakdoğu görebildiğim kadarıyla insanın kendini en güvende hissettiği yerlerden biri. Tek başına dahi gidilebilecek bir yer olduğunu düşünüyorum ben.
      Bir gün fırsatın olursa düşün mutlaka:)

      Sil
  8. Hoşgeldiniz... Keyifli yazınız içinde olmak, içine girmek istenilen fotoğraflarla bezenmiş yine. Pazarlarla ilgili dediklerinize sonuna kadar katılıyorum. Başka köyün, kasabanın, kentin pazar yerleri iyi ki var ve yansıtıyorlar tüm gerçekliğini oldukları yerlerin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Ay. Pazar yerleri tam da dediğiniz sebepten dolayı güzeller gerçekten.
      Bu arada tik ağaçlarına (çok uzunlar) selam söyledim. Kuklalardan ise sadece gölge oyununda kullanılan, deriden yapılanlara (Wayang Kulit deniyor) rastladım:)

      Sil
  9. Ben de teşekkür ederim selamlarımı taşıdığınız için taaaaa uzaklardaki ada topluluğuna :)

    YanıtlaSil
  10. Çok güzel.
    Öncelikle, hoşgeldin tabii;) Sevdiğim blogları okuyordum, bir süre bakamamıştım nete, senin yazına gelmeden önce ara verdim. Ne oldu sence; evet, kahve yaptım. Çok güzel dedim ve kahve yaptım;) Aslında yolculuk duygusunun ya da hâlinin, kahveyle de ilgisi var; kahveyle, yabancı hissetmekle, yağmurla, senin de dediğin gibi küçük mucizelerle.
    Yolculuklarda gönül insanı olma tespitin çok doğru, güldüm o duruma. Pazar yerleriyle ilgili yazdıklarına da katılıyorum Alkımcığım, iyi ki varlar, yeryüzü şenliği onlar, haklısın. (İzmir'in pazarları ayrı güzeldir.)
    Durianı merak ettim, ekşi'de de çok şey yazmışlar hakkında. Gerçekten çok kötü kokuyor olmalı, yiyen nasıl yiyor peki? Hmmm, farklı damak zevki, olabilir...
    Artık hiçbir yolculuk bilinmeyene yapılmıyor, demişsin, bilmem ki, kendimizde bilinmeyen bir şeyi keşfederiz belki. Yolculuktan yeni döndün, en iyi sen bilirsin Alkım;)

    Tekrar hoşgeldin, sarılıyorum sana. Bu güzel yazı için de teşekkürler, büyük bir keyifle okudum.

    YanıtlaSil
  11. Justine, afiyet olsun:) Kahvenin, çayın her şeyle ilgisi kurulabilir, öylesine güzel şeyler onlar. Odaya yayılan kahve kokusu, işte küçük bir mucize! Hala gönül insanı olma durumu devam ediyor sanırım, iki güne kalmaz geçer. Daha haber izlemeye tam anlamıyla başlamadım:)

    Yolculuklar bilinmeyene yapılmıyor derken, o şehirle ilgili bilinmeyeni kastetmiştim aslında yoksa haklısın. Eski zamanlarda denizcilerin o neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri yolculuklarını düşünüyorum da...Artık ehlileşmiş yolculuklar var.

    Durian feci kokuyor ama yerken o kadar da rahatsız etmiyor. Sadece odada, çöpte filan kaldığında filan buram buram kokuyor. Bu arada muz gibi kızartarak da yeniyor.
    Bak bu da Singapur'da meyveden esinlenilen ve durian adı verilen bir bina:
    http://xinyihommi1023.blogspot.com/2011/05/singapore-durian-convention-center.html
    çok sevgiler, sarıldım ben de:)

    YanıtlaSil
  12. tanıştığıma memnun oldum canım
    gezdim okudum
    ellerine sağlık canım
    .)
    bana da beklerim.

    YanıtlaSil
  13. teşekkürler bir kase lezzet...

    YanıtlaSil
  14. Pazar görüntüleri muhteşem...

    YanıtlaSil
  15. teşekkürler Arda. pazarlar böyle işte, dünyanın en renkli yerleri!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...