Ana içeriğe atla

Kayıtlar

bir yaz gecesi rüyası

özgür'e yüzlerce kırmızı balon! Hayatın hafiflediği zamanlar var, Hayatın hafifleyip, ipeksi bir yaz elbisesine dönüştüğü zamanlar. Bu zamanlara ihtiyacımız var. Yoksa zamanla çoğalan, ayağımıza takılan, bizi ağırlaştıran yükler var. Üniversitede iken birer küçük Sisyphos gibi hissedip öyle davranmak çok hoşumuza giderdi. Hayatın tüm taşları bize taşıtılıyormuş gibi. Biraz da filmlerden araklanan roller olsa gerek. Juliette Binoche ’nin (dokunaklı bir flüt sesi eşliğinde) uzaklara bakan hüzünlü yüzü bize hepsinden anlamlı gelirdi. Hayatın anlamlı olanı hüzünlü olanıydı. Fransız aktrisleri uzaklara ne güzel bakıyorlardı. Melankoliyle hala aramızdan su sızmaz ama hayatın hafiflediği zamanların kıymetini daha iyi biliyorum artık. Her şeye biraz daha kaygısız bakabildiğimiz zamanların. Gece esintisi, şenlik ateşini andıran şehir ışıkları, sokak çalgıcıları, yasemin kokusu, arkadaşlarla gece göğü altında yapılan sohbetler, sokaktakilerle akrabalık. Evlerle sokağın arasınd...

zeytin ve ispanya

Türkiye'de kahvaltıda zeytin yendiğini söylediğimde dil sınıfındaki herkes hayrete düşüyor. İspanyolca hocası çılgın Emilia, abartılı mimikleriyle durumu kavramaya çalışıyor: "Bir dakika, şimdi burada ekmek, burada zeytin, burada kahve ya da çay. Yani nasıl oluyor?" diye soruyor. "Deneyin, çok güzel oluyor," diyorum. Zeytin, Arapça kökenli pek çok ortak kelimeden biri. İspanyollar "aceituna" (aseytuna) diyor. Arapçadan geçen bazı kelimeleri -sanırım anlamlarının da etkisiyle- çok şiirsel buluyorum. A zahar (portakal çiçeği),  naranja (portakal ağacı), granada (nar), a zafran (safran), alcantarilla ( küçük köprü)...   Lorca Atlının Türküsü 'nde "Torbamda zeytin kara" dese de burada siyah zeytinler nerede saklanıyor bilmiyorum. Daha çok yeşil zeytin görüyorum. Lokantalarda genellikle yemekten önce ikram ediliyor ya da tapa (meze) olarak yeniliyor. Minnacık yeşil zeytinler özellikle çok lezzetli. Burada tabağımdaki zeytin çekirde...

paco'da kahvaltı

Kahvaltı en sevdiğim öğün. “Kış şekeriyle kaplı” çocukluk günlerini düşündüğümde sadece kahvaltıları hatırlıyorum. Özellikle yatakta yavaş yavaş uyku coğrafyasını terk edip mutfaktan gelen çay (bazen kızarmış ekmek) kokusu ve çay kaşığı sesi (annenin kahvaltı öncesi keyif çayı) eşliğinde yeni bir nesneler dünyasına geçtiğim o tatlı anları. Bazı kış sabahlarında, - özellikle bir önceki gece balkonda unutulan kaskatı kesilmiş çamaşırların kar kokusu dolduruyorsa odayı- çorba olurdu. Ve kimi günlerde şekerli süt kabına doğranmış ekmekler... Akşam vakti yapılan kahvaltılar vardı bir de. Genellikle bir rutinden kopuşu hissettirdiğinden hep severdim, hala da severim. Ya anne ile baş başa kalınan bir akşam –babalar kahvaltıyı pek sevmez-, ya da aniden çıkagelen yakın bir misafir, kuzenlerin gece yatısına kalışı... Günü bitirmiyorsun da uzatabildiğince uzatıyorsun sanki ya da o günün içinde kendine bir köşe yaratıveriyorsun. Kahvaltı; usturuplu, sınırları belli akşam yemeğ...

Endülüs'te bahar

Kimilerine sevinç kimilerine sıkıntı getiriyor bahar. Ben bahar herkese iyi gelir sanırdım. (Öyle olmazmış, arkadaşım Ş. söyledi.) Bu bahar bana daha çok şaşkınlık getirdi sanırım... Ne zamandır büyük şehrin uzağında bir mevsimi karşılamamışım.  Endülüs  coğrafyasında bahar beni çarptı! Buraya adım attıktan sonra kendimi doğanın kucağına düşüvermiş buldum ve ondan başka bir şey de düşünmez oldum. İstanbul'da olsam şu sıralarda harıl harıl festival filmlerini çalışıyor olurdum. Burada sinema aklıma gelmiyor bile. İstanbul'a da güzel gelir bahar, etraf çiçeklenir, şenlenir ama ne zamandır bu kadar dolaysız bir tanıklık yaşamamıştım. Bana kaderimin bir oyunu mu bu?  Endülüs  günlerimin beni sinemanın güzide dünyasından koparıp bir portakal fetişisti yapacağını nereden bilebilirdim? (Lütfen Freudyan yorumlardan sakının!) Endülüs İspanya'nın mağrur taşrası. Buradakiler işsizlikten, para kazanamamaktan şikayetçi. Ama Granadalılar ...

yeni bir şehir ve portakalın düşündürdükleri

Portakal, çocukluğumun meyvesi. Proust için madlen kurabiyelerinin kokusu ne ise benim için de portakal çiçeği kokusu odur. (Haşa, geçmiş zamanın peşinde çıkmaz benim naçizane portakal kokusundan. Ama çok güzeldir.)  Evimiz portakal bahçelerinin ortasında idi. Evde uzun bir süre portakal mevsimi yaşanırdı. Neredeyse her köşede selelerin, sepetlerin, kaselerin içinde -Cezanne natürmortları gibi- portakallar bulunurdu. Sonbahardaki ekşi portakallar en sevdiklerimdi. Kışın sonuna doğru kalın kabuklu yafa portakalı çıkmaya başlardı. Evde yapılan portakal ve turunç reçeli ile bu mevsimin uzatmaları yaşanırdı. Bu arada, portakalı elma gibi soyanlardanım. Kabukların helezonlar halinde kucağıma düşmelerinden hoşlanırdım (hala öyle) ve onları atmaya kıyamazdım. Ellerimde portakal kokusu ve yapışkan bir turunculuk kalırdı. Belki de o yüzden turuncu benim için tam bir mutluluk rengidir. Güneye yapılan yolculuklarsa biraz da güneşe, portakallara...

yerli filmler karnesi

Karne mevsiminden ilham alıp son zamanlarda izlediğim yerli filmlere karne verdim. Pek zevkli bir işmiş doğrusu...(Ara ara bunu yapayım.) Blog sahibi olmak ne güzel şey!!! Nezleli karga ahkam kesiyor: YILDIZLI PEKİYİ Vavien :  Yaşasın, Coen Biraderler’e kardeş geldi: Nurtopu gibi bir kara mizah! PEKİYİ Pandora'nın Kutusu : Yerli filmlerde bundan başka bir torun-anneanne ilişkisi işlenmiş mi bilmiyorum.Beni çok etkiledi. Onur Ünsal ile seksenlik Tsilla Chelton'un oyunculuğu sinema yazarları diliyle söylersek "göz dolduruyor." Bir de o balık-ekmek sahnesi yok mu. (Ama nolur Derya Alabora'yı başka tiplerde de görmek mümkün olsun artık.) Mommo - Kız Kardeşim : Bir önceki blog yazısında yazdım ama yine söyleyeyim, hem film hem de buradaki küçük kız bir harika! Yumurta : Ağır  ilerliyor ama Kaplanoğlu'nun fazlasıyla ağır bulduğum filmi Meleğin Düşüşü’yle kıyaslanırsa koşuyor. İki kere izledim. İkisinde de sevdim. Portakal yaprakları, çay ka...

mommo / kız kardeşim

Kimi filmler vardır; adını, konusunu unutsanız da size hissettirdiğini unutamazsınız. Mommo , bu hayata kıyısından tutunmaya çalışan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Melodram diline yaslanmadan, sakin sakin anlatıyor. (Kemalettin Tuğcuları ve Ömercikleri hatırladım şimdi. Acıyı anlamadan onu anlatmak mümkün olmuyor sanki.  Dostoyevsky 'ye sormak lazım) Filmden aklımda en çok Ayşe'nin "Abi" deyişi kalıyor. Erkan Oğur ’un filmi "şefkatle" saran yorumu. Toprak yolda ilerleyen bir araba ve bisiklet... Ve kesilen saçlar…Saçın “kimsesiz” olma hali…(Bu saç meselesi çok dokunaklı geldi bana. Çünkü özellikle küçük yerlerde horlanmanın en görünür halidir bir çocuğun saçları.) Kısacık kesilen saçlar, içeriye kıvrılan ayak parmakları, yorganın altına saklanan çocuk hıçkırıkları. Bunların hepsinin hayatta bir karşılığı var. Hayatın iç burkan adaletsizliği ve daha yolun başında yer eden gurur yaraları. Neyse ki teselliler de var. Bir ağacın altına kurul...