Ana içeriğe atla

Kayıtlar

çöldeki izler

Bu yıl festivalde seçtiğim filmlerin çoğunun kadın hikayelerinden oluştuğunu farkettim. Papusza , May'in Yazı , Ida , Muhteşem Kedibalığı ve Çöldeki İzler . Çöldeki İzler'i seçerken itiraf etmeliyim ki çölde geçiyor olması, ilham verici hikayesi ve bir yol filmi olması etkiliydi.  Film gerçek bir hikâyeye, 1977 yılında 2700 kilometre yürüyerek Avusturya çölünü 9 ayda geçen Robyn Davidson ’ın yolculuğuna dayanıyor. Robyn daha sonra seyahatiyle ilgili yazdıklarını bir kitap haline getiriyor. Film de bu kitaptan uyarlanıyor. Robyn , bağımsızlığına düşkün, içe dönük bir genç kadın. İnsanlarla bir arada olmaktan, konuşmaktan pek hoşlanmıyor fakat köpeği Diggity ’yle dokunaklı bir ilişkisi var, çöl yolculuğu için tanıştığı develerle de hemen bir yakınlık kuruyor. Hayvanlarla kurulan o sessiz iletişimin güzelliği... İki yıl boyunca hem seyahatte yanına alacağı develeri yakından tanımak hem de para kazanmak için çiftliklerde çalışıyor. Yolculuğuna finansal destek sağlay...

papusza (taş bebek): çingene şairin hikayesi

Film festivaline olan ilgimi, fazlaca şişirilmiş filmler, şehrin "gözde mekanı" gibi fetiş haline gelen festival filan derken son birkaç yıldır yitirmiştim aslında. Yine de festival ( Beyaz Geceler ’in anısı ya da) dürtüyor insanı. Bu arada bir üniversiteliden duyduklarımı not edeyim festival gözlemi olarak: “Abi, yaş ortalamasına bakar mısın ya?” Eskiden çoğunlukla öğrenciler giderdi festivale, şimdi öyle değil, yaşına başına bakmadan doluşuyorlar salonlara tabii:) Doluşmakla da kalmayıp öğrenci ataletini -bizim zamanımızda vardı öyle bir mefhum- fersah fersah aşan bir cevvallikle organize olup biletleri filan da alıp bitiriyorlar bu festivalmilitanları! Papusza filminden bahsedeceğim. Aslında beni hem filmin kendisi etkiledi, hem de filmin merkezinde yer alan şair Papusza , onun gerçek hikâyesi. Film at arabalarıyla yolculuk eden Leh bir Çingene kafilesini anlatıyor. 1907 yılında doğan Papusza (taş bebek anlamına geliyor) onlardan biri. Küçükken çaldığı tavuklar ...

haritadaki izler

" Ütopyalara yer vermeyen bir dünya haritası eksik kalmıştır. " Oscar Wilde “ Dünya senin istridyen ” diyor şarkı, kimi zaman dünyanın neresinde olduğunun bir önemi kalmıyor. Yola çıkıp içindeki bir haritayı tamamlıyorsun. Yaşadıkların ve okuduklarınla eksik çehresini bulmaya çalıştığın bir dünya var. Yeryüzü dediğin bundan daha fazlası olmalı. Bilmediğin rüzgarlar, tırmanmadığın dağlar, sokaklarında yürümediğin şehirler, konuşmadığın diller, isimsiz nehirler, asırlık yontular, ayaklanmadığın meydanlar, görmediğin insanlar, yeryüzünde sürülmüş onca ıssız iz var… Şafak vaktinde, ıssızlıkta çıkarsın yola. Öylesi güzel olur. Trene binersin, raylar boyunca gidersin. “ Irıpların çalkantısında ” gün olur alır başını gidersin. “ Solda güneş yükselirken ” gidersin. Trenler seni taşır, başıboş düşüncelerini taşır. Issız kasabalara bir yolculuk ihtimalini taşır. Penceresinden bakarsın. Önünde serilen dünyaya bakarsın. Tren yolu boyunca dizilmiş el sallayan çocuklar olursun,...

can sıkıntısı üzerine

Çocukluktan bu yana koruduğum köklü hislerden biri de can sıkıntısı. Çocukken onu neyle ilişkilendirirdim hatırlamıyorum. Annem çekmeceli dikiş kutusunu çıkarırdı, önümde renkli düğmeler, kurdeleler kat kat açılırdı, oyalanırdım azıcık oyalandığımı bilmeden. Can sıkıntısı aklıma Giorgio de Chirico ’nun resimlerini getiriyor. Bu resimler sanki çoğunlukla öğle vaktini anlatır, insanlar güneşin en tepede olduğu zamanda evlerine çekilmişlerdir. fakat nedense gölgeler alabildiğine uzundur. Hatta aslında o hapsolduğu gövdeden kopup bağımsız bir hayata doğru kaçacak gibidir. Kocaman meydanlar, binalar…Tekdüzelik ve etraftaki her şeye sinmiş hayatsızlık. Son zamanlarda sıkça karşılaşır oldum bu ressamla. Naipaul ’un Türkçe’ye yeni çevrilen kitabı (The Enigma of Arrival / Gelişin Bilmecesi) da ismini bu ressamın tablosundan almış. Truman Capote ’nin “ Yerel Renkler ”* isimli kitabında da zaman zaman anılıyor. Nedense zihnim Capote ’yi Scott Fitzgerald ’la birleştirme eğiliminde. İ...

kördüğüm

Yıllar Sonra albümünü Ayşe’yle yurt odasında gece gündüz dinlerdik, Hümeyra’nın sanki dışarıdan değil de içimizden, çok derin bir yerden gelirdi sesi.   G elecekten bir sıkıntı vaat eder gibiydi bu şarkılar, biz de istiflenmiş yurt odasında ağlamadan ona ağlardık. Bugünden bakınca o zamanın derdi kederi çok çocuksu görünüyor gözüme. İçine tam sızmadığın bir hayatta bir şeylere prova yaparcasına. Bir şeyler birkaç beden büyük sanki. Üzerimizdeki Tiffany Tomato kazaklarından hallice :) O sıralar zaman zaman "bunalımlara" sürüklensem de, kendime çaktırmasam da iyimserlikle doluyum. Yeryüzünün mucizeleri var keşfedilecek. Sokaklarda ve kitapçılarda -Pazartesileri dersi ektiğim günlerde- bazen o kadar heyecanla dolaşıyorum ki o taşkın ruh halinden yorgun düşüyorum. (Şanzelize boyunca tasasız dolaşan bir Amerikalıyım, elimde Herald Tribune eksik!) Birbirimize renkler yakıştırıyoruz arkadaşlarla. Bana mavi düşüyor. Onu bilmem de Hümeyra’nın sesi olsa olsa lacivert. ...

"vişnenin cinsiyeti"

ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç annem sevindiydi hatırlarım. ah demişti. ah! üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona. annem çok sevinmelerin kadınıydı. bazen sevinince annem gibi, rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına. annem çok sevinmelerin kadınıydı, sıcak yemeklerin. başına diktikleri o taş, ne zaman dokunsam soğuktur oysa. ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz. Didem Madak Annem de çiçekleri, taze yeşillikleri sever, “tazecikk” der güzel yeşillikler görünce, muhakkak der. Bayat ekmekleri ıslatıp kuşlara verir, yürüyüşe çıkıp bahçelerden sarkan yaseminden bir dal koparır, eve gelip onu bir bardağın içine koyar, evin içi yasemin kokar. Annelerin sevinmesi ne güzeldir, erken uyanılan bir gün gibi. İçine bir dünya sığdırır. Bu sevinmeler de geçiyor mudur annelerden çocuklara. Geçiyordur herhalde. Daha önce de yazmıştım, insan öğrencilik yıllarında kendine kederli duruşları yakıştırıyor. (Öğrenci evimizde Juliette Binoche ’lu ...

sessizlik

gecelerikolayuyuyamayanlara... Bazen her yanın ağrır gibi sesler birikir üzerinde. O zaman bir iç mekana, sessizliğe çekilirsin, işitilmeyen seslerin yanına. Sessizliğin de eski kitaplar gibi şifa verici bir yanı vardır. Kimileri bir şeyler dağılmasın diye sürekli ses çıkarmak zorundadır. Bir şeyleri kovmak, kaçırmak, kendini korumak için. Barthes ’ın dediği gibi “ söyleme mecburiyeti *”. Sessizlik de eşit dağıtılmamıştır. Sessizlik duymadığın sesleri işitme hali. Kulağını salyangoz kabuğuna dayar gibi. Gündelik seslerin gürültüsünde boğulmuş o “narin” sesler, sessizliği incitmez, onun içinde kendine kolayca bir yer bulur.  Kırda bir yaz gecesi sessizliği. Geceleri pencereni açık bırakarak yatarsın ve o gece sessizliği, gece sesleri içinde uykuya dalarsın. Cırcır böcekleri, nadir ötüşler, komşu evlerdeki bir rüzgar çanı, rüzgarın ağaçlardaki sesi, yapraklar, uzaklarda kıyıya vurduğunu duyduğun dalgalar, evlerin o işitmediğin kımıldanışları, doğramaların hafif...