Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aslı'nın kırmızı balonu

Geçen hafta kardeşimle birlikte kuzenlerle buluştuk. Her buluşmamızda üzerimize bir çocukluk gelir bizim, yaşımız küçülüverir. O gün Kırmızı Balon da konuşuldu. İşte bu da kuzenim Aslı'nın önceden yazmış olduğu Kırmızı Balon yazısı... Bugün Kırmızı Balon 'u izledim. Çocukluğumda okuduğum bu kitabın filminin yapıldığını biliyordum ama ulaşmak mümkün olmamıştı. Birçok bölümünü unutmuşum hatta tek hatırladığım okurken aldığım keyifmiş... Doğduğum yerde çok önceleri fuar açılırdı. Pavyonlar, pavyonlarda satılan ıvır zıvırlar, imza günleri. Hatta bu imza günlerinden birinde Oktay Akbal bana bir kitabını imzalamıştı. O sıralar daha okuma yazmayı bilmiyordum. Oktay Akbal 'ı da tabii... Ona imzanın üstüne ne yazdığını sorduğumda "Okumayı bilmiyorsan neden kitap alıyorsun?" diye bana takılmıştı. O an adamcağıza nasıl öfkelendiğimi şimdi bile hatırlıyorum. Güzel bir gelecek dilemiş bana... Hala durur rafımda, anısı gülümsetir... " İnsan Bir Ormandır ...

kırmızı balon

"Bir kitap okudum hayatım değişti" diyeceksem, bu kitap hiç kuşkusuz “ Kırmızı Balon ” olurdu. Hatta bu blog için ilk düşündüğüm isimdi ama alınmıştı. (Bir kaç isim denemesinin ardından göze masada duran kitap ilişir ve olaylar gelişir:) Ursula Le Guin'in Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar isimli deneme kitabını okuyorum bugünlerde. Tembel, sarsak bir okuma benimkisi. Bir bölüm okuyup kitabı kapıyorum, sonra yeni baştan o bölümü okuyorum, oradan sondaki denemeye atlıyorum filan. Kitap harika ama! Yazar, denemelerinden birinde çocuklar için yazmanın zorluğundan sözeder. "Çocuklar büyük miktarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar. Henüz plastik yemeyi öğrenmemişlerdir," der. Kırmızı Balon  usulca çocukların ruhuna süzülen kitaplardan. Kitapta Pascal ve balonu anlatılır. Pascal ve Kırmızı Balonu . Başına buyruk bir balondur bu, fazla sıkıştırılmaya gelmez, kendi başına hareket etmek ister ama Pascal ’ı da takip eder. Pasca...

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısında .  Bunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar! Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Öncele...

bir kış günü öğleden sonra

Şubat ayının benim için tanımı: “gamlı donuk kış güneşi”*.  Gökyüzünün ağırlaştığı, etrafın kuzeyli ressamların o ışıksız tablolarına döndüğü, belli belirsiz bir güneş aydınlığı...   Bu güneş aklıma Marguerite Duras ’nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabını getirir. Üniversitenin ilk yılları Duras ’nın çevrilmiş hemen her kitabını okumuştum ve sonunda tüm kitaplardaki kadınlardan kafamda tek bir kadın yaratmıştım, o da yazarın kendisiydi. Fransız direnişine katılan, küçük kasaba barlarında kendine içki ısmarlayan, Çinhindi 'nde gemi yolculukları yapıp çekik gözlü adamlara tutulan, yalnızlıkla beslenen, okyanusa kafa tutan (bohem) bir “Tante Rosa”. Yalnızlık hissi çok mühimdir. Bu kitabın bir yerinde şöyle bir söz geçer: “ Yalnız kalmak istiyor, bilmek, onu düşünmek, onu sevmek için .” Bu kitaplarda, gezegenin birinde (Fransa?) erkeklerin, hayatlarını Duras ’nın kadınları gibi ketum ve gamlı kadınları çözmeye harcadığı fikrine kapılıyordu insan...

bali'de sabah

Çocuklukta genellikle akraba ya da yakın aile dostlarının evlerine yapılan yolculuklar vardır, sabahları başka bir yatakta uyanılan. O sabah yeni bir duygu olur içinizde. Uykunun buğusu yavaş yavaş çözülürken bir yabancılık hissiyle doğrulursunuz, bir süre etrafınıza bakınırsınız. O sabah küçük de olsa mucizevi bir şeylere tanık olacağınızı bilirsiniz. Çocukken başka bir kahvaltı sofrası bile beni sevindirmeye yeterdi.  İzmir'de bir akraba evinde sofraya getirilen kekikli, zeytinyağlı, küçük doğranmış domatesler (bizde o zaman z.yağı konmazdı ve domatesler iri doğranırdı) mesela, bana mucizevi gelmişti. Ertesi kahvaltıyı iple çekmiştim.  Bir de yolcu romantizmi vardır. Her şeyi farklı bir ışık altında görüp koklarsınız, gönül insanı olursunuz, gözünüzde bir damla yaş:) Proust görse sizi kıskanır. Bir manolya ağacının yanından farklı adımlarla yürürsünüz. İşte o sabah, ben de o saftirik neşeyle uyanıyorum. Ubud 'daki ilk sabahım! Gec...

bali'de bir nokta - ubud

Ubud ’un* Junjungan köyü yakınlarındayım. Haritada bir nokta! Pirinç tarlalarının, muz, vanilya ve hindistan cevizi ağaçlarının ortasında bir yer.  İnsanın kendini birden başka bir evrende bulması ne acayip! Çayın ve peynirin birden hayatından çıkması (ikisi de çok mühim!), sabah uyandığında o bildik ağırlıkla birlikte dünü bugünü ve yarını birbirinin aynı kılan bir tekrardan uzaklaşmak. Gezerken dolaşıksız bir sevinçten bahsetmek çok iddialı olur belki ama bir hafiflik geliyor bana, gündelik hayatımda çok da tanışık olmadığım bir hafiflik. Anneannem ne zaman bir yerlere gezmeye gideceğimi söylesem “rezillik”, (hatta “i-rezillik”) der.  Onun sözünü doğrularcasına geldikten sonra rahatsızlandım, betim benzim soldu, iki gün pirinç lapasına talim ettim. Yine de kediler gibi kaldığım odanın köşelerini koklayıp, canlılarıyla tanışmayı ihmal etmedim. Odada ara ara öten ama henüz göremediğim gekoyu “ eski dostum kertenkele ” deyip bağrıma bastım. Yüksek çatının ahşap dir...

bir tren yolculuğu

Çocukken küçük bir taşra şehrinde pazar günleri kardeşimle ben, babamla birlikte istasyona gidip gelen geçen trenleri seyrederdik. Akla malum hayvanları getiren bu eylem, bizim için de büyük bir eğlenceydi o zaman. Trenlere el sallayan çocuklardan biriydim ben de. (Bu eller, dünya çocuklarının bir evrenselidir,  narin çiçek sapları gibi sallanır gelip geçene.) O günlerden bu yana ne zaman bir tren görsem (" bir tren sesi duymaya göreyim ") iç çekerim, yolculuk heyecanı içimde titreşir. Şafak vaktinde, dünya ıssızken çıkılan bir yolculuğu hayal ederim. Trenle dünyayı gezmek isterdim. Bunun anlamı geniş bir zaman elbette. Trenin insanı öyle teselli eden bir yanı var, zamanı pışpışlar, dünyayı sizin için biraz yavaşlatır. Yukarıdaki fotoğraf   Yogyakarta-Jakarta arasında yapılan tren yolculuğundan. Kitap, çay ve tren! Daha güzel bir üçlü olabilir mi? Eh, çayı şekerli getiriyorlar Endonezya'da ama olsun. İçtiğim en keyifli çaylardan biriydi. T...