Geçen gün Kendi Kanım filminde, birinin diğerinin saçını taradığı
bir sahnede takıldım. Zaten insanın içine oturan
filmlerdendi. Filmin başrol oyuncusu Rita Blanco da oradaydı. Ufak tefek, biraz
utangaç ve pek tatlı bir kadın! Film başlamadan “Biliyorum kolay bir film değil,
ama zor anları olduğu kadar güzel anları da var, n’olur sonuna kadar izleyin,”
dedi. “Filmden sonra beni öldürmek isterseniz de burada olacağım,” dedi gülerek.
Oradaki sorumlu kişi bunu nedense Türkçe’ye “Filmden sonra soru sormak
isterseniz burada olacağım,” diye çevirdi. Anlaşılan festival seyircisine pek güvenemedi. ("Neme lazım"...)
Film Lizbon’un arka sokaklarında geçiyor. Genel olarak yoksulluk ve erkek
şiddetiyle çevrili hayatlarında kendilerini kapana kısılmış bulan, her şeye
rağmen dirayetli kadınlar üzerinde yoğunlaşan bir film. Çok zor ve etkileyici bir sahne ile bitiyor. Bu sahne üzerine sayfalarca yazılabilir...Şimdi
değil.
Filmde biri, kırılgan bir anında diğerinin saçlarını taramaya başlıyor. Düşündüm de bundan daha dokunaklı bir şefkat gösterisi olabilir mi? İyilik dolu
bir an, saçı tarananın gönüllü, sessiz teslimiyeti, saçı tarayanın avutucu
elleri. Bir annenin elleri gibi. Ben anneannemin saçlarını tarardım
eskiden. Birlikte saçlarını iki “belik” yapardık. Saçları uçlara doğru incelerek öyle
gümüşten bir ip gibi akıverirdi elimde. Bu ilgiyi kendine yakıştıramaz, gülüp
dururdu. Dizlerimin dibinde uysal bir çocuk gibi otururdu. Ona en çok
yaklaştığımı düşündüğüm, hatta birinin ona en çok yaklaştığını düşündüğüm zamanlardı.
Yoksa sert mizaçlıdır anneannem, o pamuk ninelerden olmadı hiçbir zaman. Bedenine
de saçlarına da hiçbir zaman iyi davranmadı. Onun için sürekli kirlenen, haşlanarak temizlenmesi ve neredeyse "mintaksla" çitilenmesi gereken bir şeydi saç. Ona kalsa tüm torunların saçını -çocuğuz ya- elden geçirip "bi keleş" kesecekti.. (Öyle bir anneanne cumhuriyeti de vardı bu arada.) Çocukluğun gurur yaralarını bilmezdi.
Saçlarımızın ucunda oysa, geçmişin elleri, hissettiğimiz bir şeyler var. Mommo Kızkardeşim filminde bir ailenin yanına evlatlık verilecek küçük Ayşe’nin saçları usturayla kısacık kesilir odanın ortasında, saçları tutam tutam ayaklarının dibine dökülür. Ayak parmakları kıvrılıverir sessizce.
Yakın zamanda okuduğum Yeşil Peri Gecesi’nde de küçük
Şebnem’in saçlarını bitlendi diye çekiştire çekiştire keser babaannesi,
kısacık keser. Saç kesme değil de bir budamadır sanki. Babaanne Şebnem’in içinde
filizlenebileceğini düşündüğü bir şeyleri budar. Karşısında bir saç değil bir
düşman görür..
“Fikriyanım'ın dikiş makasıyla saçlarımı kökünden
kesiyor. Gıkım çıkmıyor. Nihal Yenge yerde biriken saç yığınını banyo kazanına
atıyor. Saçlarımın tutuşmasıyla yanık et kokusu sarıyor evi. Korkunç bir koku
bu. Ölüm kokusu. O gün Fikriyanım'ın evinden kaçıyorum. Ağlayarak evimize
gidiyorum.”
Kitabın sonunda bu kez saçlarını kendi kazır Şebnem. Çıkacağı büyük yolculuğa hazırlanmaya önce saçlarından başlar. Kendi kendini ikna etmek ister önce. Kadınların içindeki bozguncu bir yan, şair gibi, onlara bir isyana saçlarından başlamaları
gerektiğini fısıldıyor olmalı. “Saçlarımı hep kestim, tutacak kadar olmasın istedim.” Saçları kesmek öte yandan kadınlığın getirdiği yüklerden
kurtulmak gibi. Hafiflemek, özgürleşmek. “Kestim kara saçlarımı” diyor ya Gülten
Akın.
“Kestim kara saçlarımı
n'olacak şimdi
Bir şeycik olmadı -
Deneyin lütfen –“
Filmde o sahneyi izlerken, çocukluğa, anneannemin saçlarını taradığım zamana gittim, kısa-uzun bütün saçları uç uca ekledim. Aradan bunca yıl geçmiş hala aynı şeyi düşünüyorum. Herkesin zaman zaman saçlarını tarayan birileri olmalı.

lizbon sokaklarıysa benim seyretmem lazım. portekize gideceğiz çünkü mayıs sonu ..
YanıtlaSillizbon güzel şehir, gidecek olmak ne güzel! fakat bu film lizbon'u görmek için doğru bir seçim olmayabilir. zira lizbon'un turistlerin görmediği bölgelerinde geçiyor, lizbon ya da herhangi bir şehir olabilir yani.
Silonun yerine lisbon story filmini izleyebilirsin belki.
Kişisel şeyleri paylaşmamaya özen gösteriyorum ama bu yazı beni konuşturacak gibi duruyor! Çünkü saç konusunda ziyadesiyle hassasım. Şöyle ki; Bartın'da yaşıyorum ve muhteşem doğası olan ama beklentimi hiç bir şekilde karşılamayan hatta memleketim olan bu şehre saçlarımı uzatarak katlanıyorum(hali hazırda haddini aştı uzunlukta:). Hani saçı kesmek isyanın sembolü gibi bir cümle geçiyor ya yazıda doğru, ben uzatarak yapıyorum sanırım onu, bu şehrin rüzgarına karışmasını ve zamanın akışını hızlandırmasını seviyorum, iyi hissettiriyor. Bir gün yeni bir hayata başlamaya karar verdiğimde ben de saçlarımı keserek başlayacağım sanırım Alkım, öyle hissediyorum... Tek bir küçük farkla benim için, isyanın değil de, özgürlüğün sembolü olacak.
YanıtlaSilBahsettiğin filmleri izlemedim ama inanılmaz ilgimi çekti en kısa zamanda edineceğim. Bir yandan da şunu eklemek isterim ki, filmlerden bağımsız düşünüldüğünde, analitik psikolojide kadının bir başka kadının saçını kesmeye olan eğilimi bir anlamda, diğerini susturmak içindir, hem de bazen konuşmasa bile. Somut anlamda dilini kesemeyeceği için. Soyut anlamda uzayan dili keser bir anlamda...
Her neyse çenem düştü, bu güzel yazı benim için pek çok anlamda farkındalığımı pekiştirdi, ellerine sağlık... Ggörüşmek üzere ve pek tabii teşekküler...
Saçlarını uzatmak da bir isyan olabiliyor aslında. Hair (Saç) filmi başlıbaşına öyledir ya. Orada daha çok erkeklerin saçlarını uzatma durumu görülüyordu. (Şarkısı zihnimde yankılanmaya başladı bile;) Aslında normların dışına çıkıp kendi özgürlüğünü ilan ediyorsun bir bakıma.
SilBartın'ı görmedim henüz. Gözümde güzel canlanan yerlerden biri. Ama dediğini anlıyorum, bir şehrin güzel olması yetmiyor. Çok hoşuma gitti tabirin. "Saçlarımı uzatarak katlanıyorum bu şehre" demişsin ya. Herkesin saçıyla kurduğu özel bir ilişki var.
Yeşil Peri Gecesi'ndeki saç kesme durumu tam da bahsettiğin şeyi yapıyordu, "diğerini susturmak". O yüzden çok anlamlı geldi söylediklerin.
Asıl ben teşekkür ederim bu güzel yorumun için. Sevgiler.
Bir de neşeli bir saç şarkısı senin için Hair müzikalinden
Silhttp://www.youtube.com/watch?v=7dyl0j3WU6Y
Çok incesin teşekkürler, iyi hissettim kendimi... Bartın gerçekten çok güzel küçük bir şehir, koyları sahilleri,ormanının bittiği yerden denizinin başlaması, Amasra'sı, rakısı, balığı, birası, özgürlüğü, harika, kesinlikle görmelisin, beklerim! Bu kısmı ayrı ama işte maalesef sadece gezmek için güzel. Sıkışmışlık hissi bir süre sonra yapışıyor ve işin kötüsü ayrılamıyorsun da. Kendini gerçekleştiren kehanetler yaratıyorsun peşi sıra :) öyle işte, görüşmek üzere... Dediğim gibi beklerim :)
SilBartın'a yolum düşerse aklımda olacak mutlaka;)Teşekkürler.
SilSevgili Alkım okuduğum an içimi burkan anılar canlandı.
YanıtlaSilDüzenli olarak gittiğim bir çocuk yuvasında kız-erkek tüm çocuklar kısacık ve özensiz kesilmiş saçlı. Bir defasında ortalarına alıp yere oturttular ve en az 1 saat saçlarımla oynadılar. Ağlamaya başladım kontrolsüzce:( -Annemin de saçı böyleydi dedi- neden ağlıyorsun dedi- ağlamıyorum- diyebildim sadece.
Dışarıdan belli olmasın cinsiyetleri diye kısacık kesiyorlar saçlarını. Bir saç bu kadar mı acır? O gün canım yandı saçım acıdı. Öyle oynamakla acıtılan cinsten değildi. Derinlerden gelen bir acı.
Sevgili Ebru, insanın içini sızlatan bir manzara bu. Gözlerim doldu okurken. Yazmak istediklerime de çok denk düşüyor. Ben de çok görmüşümdür saçları biçimsizce kesilmiş kız çocukları. Bir çocuğun bir şey hissetmediğini varsaymaktan başka bir şey değil bu.
SilÇocukların saçınla oynamaları filan ne dokunaklı. Doğru aslında, çocuklar annelerinin saçlarıyla oynamayı çok severler. Onlara o an için anne oluvermişsin sen.
Teşekkürler yorumun için. Çok sevgiler.
Saçımı tarayan birileri olsun istiyorum ben de,aylardır hatta yıllardır bekliyorum bunun için.Bekleyince gelir mi öyle biri,bunu da cevaplayan bir film var mı Alkım?
YanıtlaSilYazını okuyunca ne yorumlar yazasım geldi ama en çok bu üstteki cümleler ağır bastı.Fazla melankolik,fazla bunalım zamanlarımdayım.Mazur görüle...
Özlem, hoşgeldin;)Ne kadar uzun zaman oldu. Ya da bana mı öyle geliyor?
SilÖyle bir film var mı demişsin...Filmler, ya da sevdiğimiz filmler diyelim, en azından başımızı okşamıyorlar mı sence? (Tamam kabul ettim, hepsi değil;) Yine de ben kötü günlerimde filmlere, kitaplara, arkadaşlara sığınıyorum. Ha bir de ağaçlara! (Bugün bir kiraz ağacı gördüm, inanılmaz bir şeydi!) Güzellikleri hatırlamak için.
Kış başlarında buruk bir yazıyla gitmiştin. Belki de zamanı gelmiştir yazıların, ne dersin;) Paylaşmak hafifletiyor bir şeyleri...Sen de bir şans ver bu bahara Özlem.
Sevgiler.
"Saçlarımızın ucunda oysa, geçmişin elleri, hissettiğimiz bir şeyler var."
YanıtlaSilah alkım, ne güzelsin... saçlarım hep uzundu benim. çok zor bir şeydi bu, çünkü annemin daha da erken kalkıp telaşlanmasına neden olan bir şeydi. her sabah, uzun saçlarımı özenle tarar, tokalardı. belki de sırf benim yüzümden, işe yetişme telaşındaki annem saçlarını hep kolay bir boyda kestirirdi. bu saç konusunda da ayrıca hakkını ödeyemem. sadece, lise 1 filandım, kısacık kestirmiştim, sanırım ergenliğim de sadece bu sıkıntıyla gelip geçti. benim ergenlik bir kısacık saçın ucundaymış altı üstü:)
senin, yazında çok güzel hissettirdiğin gibi, mesele taranmak değil tabii. evet, saçlarımda sevdiğim birinin ellerinin gezinmesini veya benim, sevdiklerimin saçlarına dokunmamı, çok ama çok seviyorum. bunların her ikisini de saatlerce yapabilirim, hiç yorulmadan sıkılmadan... ne çok şeydir bu. sevgidir, özendir, güvendir.
bir de, alkım, gözüm fotoğrafa takılıp kaldı. seberg... çok az kadına böyle kısacık saç, bu kadar yakışabilir. bu resme bakarken insanı sızlatan, saçlarının hiç uzamamış olması. 31 yaşında tam da bu boyda, sonsuza kadar böylece kaldı saçları...
çok güzeldi. sevgiler, öpücükler.
aglea, benim de benzer bir saç hikayem var aslında. benim de uzundu enellikle ve annem işe gitmeden saçlarımı örerdi her sabah. bir de tuttururdum ikili örgü olacak diye. (önce üstte yanlardan birer tutam alınıp örülecek, sonra alttaki örgüye bağlanacak. ne şımarıklık!) bir de kuzenlerle kuaförcülük oynamaya -oyunun gayet tekdüze bir gidişatı vardır aslında;)- bayılırdık. saçlarımız önemli. gittiğim bir kuaför kadın, öyle deyip duruyor. "yelelerimiz alkım hanım, çok önemli!" aslan burcuna da atıf var tabii;)
YanıtlaSilah jean seberg. çok seviyorum onu. (desktopımda bir bankta oturduğu fotoğrafı duruyor ne zamandır) tarifsiz bir özgürlük duygusu uyandırıyor içimde ve ölümünü çok hüzünlü buluyorum. ne güzel demişsin, "hiç uzayamadı saçları" diye. fakat hakikaten bir insana kısa saç bu kadar mı yakışır.
çok sevgiler aglea. yorumunu okumak çok mutlu etti beni.
Sabahtan beri bekletiyorum bu yazıyı, okumak için uygun bir an bulmaya çalışıyorum.Hmmm, Lilişka tabii;) (yüzünden kelimesini kullanmak istemiyorum şimdi, çok tatlı bir bebek o, ayıp olur;))
YanıtlaSilHarika bir yazı bu Alkım, yorumlardan da görüyorum herkes bir yerlere gitmiş yazını okuyunca, ben karıştım kaldım ortada.
Gülten Akın'ın "kestim kara saçlarımı" şiirde bir manifestodur bana kalırsa, çok çok güzeldir.
"...
Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum"
Uzun bir süre takılmıştım ben bu dizelerde, hâlâ da durur düşünürüm.
Ananenle yaşadığın şeye benzer bir hikâyem var; canım ananemin saçlarını taramıştım ben de, çok kırılgan, çok sessizdiler. Şimdi burada duygusal ve şiirli bir dille konuşmak istemiyorum ama, gerçekten o güçlü kadınların (benim ananem de sert tabiatlıydı) saçlarında saklanıyor sanki tüm yaşadıkları. Yıllar önce Marquez'in Aşk ve Öbür Cinler'ini okumuştum, orada saçların ölümden sonra da uzadığı yazıyordu. İnsanda en son ölen saçlardı. Çok etkilenmiştim ben o hikâyeden, ki neredeyse kitabı unuttum bile, bir tek o kalmış.
Koltukta eğreti bir şekilde oturuyorum, çünkü hemen kalkıp makarnanın yanına köfte yapmam gerek. (tüm çocuklar bu ikiliye bayılır değil mi? ı ıh, lily hanım onu bile sevmiyor.) Belki Liliş sırtıma yaslanmaya çalışıp, devamlı benimle uğraşmasa daha kolay olacak bu yorumu yazmam ama hayır, benimle uğraşıyor;) Tamam, şimdi kalkıyorum, belki birazdan uyuyunca uğrarım yine buraya. Böyle olmayacak. (şimdi ne yapıyor biliyor musun? otuza kadar say dedim, saydım işte saydım, ne çok yazıyorsun, çok uzundu diyor sitemle;p)
A, bir de; Aglea yorumunda 31 demiş ama ben 41 yaşında öldü diye biliyorum Seberg'i. Hoş, ne fark ederse, gencecik bir kadınken daha. Fuentes'in Diana Yalnız Avlanan Tanrıça kitabını okumuştum bir zamanlar, ilginçti. Okumadıysanız (aglea ve sen) aklınızda olsun. Şöyle bir şeyler yazmıştım ekşi'ye;
http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=19332079
Neyse, gelirim ben yine;) Öpüldün, herkese selamlar, sevgiler.
Justine,
YanıtlaSilLiliş'in varlığını ben buradan hissettim, çok tatlı! Otuza kadar sayıyor demek. Güzel bir oyalama taktiği bu ama çabuk çabuk saymıştır eminim ki:) Yine de çocuklar saymaya bayılıyor nedense. Bir de dediğin gibi köfteyle makarnaya. Hiç haksız değiller, ben de bayılırım ikisine.
Saçların ölümü. Ne ilginç bir metafor bir yandan da. Valla pek hoş geldi bu;) Aşk ve Öbür Cinler'i okumadım ama Nevşehir Müzesi'nde genç bir rahibenin mumyası vardı. Saçları ve tırnakları iyice uzamış ufacık bir kadındı. Çok etkilenmiştim gördüğümde. O aklıma geldi benim de.
Diana kitabını okumadım, aslında merak etmiştim, itiraf edeyim. Yine de Fuentes'in (sadece bir kaç ay birlikte olduğu) "ünlü" bir kişiyle ilişkisini kitabına böyle açık açık malzeme etmesi hoşuma gitmedi. Yazarlar da egolarına yenik düşebiliyor. Tabii kitabın içeriğini de bilmiyorum. Belki de önyargılı bir tutumdur. Sen de ekşi'de öyle yazmışsın ama bilmiyorum okuduktan sonra fikrin değişti mi. Sanırım okuduktan sonra yazmışsın gerçi. Alıntı yaptığına göre.
Liliş'le keyifli bir cuma akşamı diliyorum sana. Eminim öyle olmuştur. O güzel neşesi buralara kadar geldi;)
Çok sevgiler Justine!
“havva” öyküsü vardır ya vüsat o. bener’in, şöyle başlar: “Benim saçlarım yumuşak, Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı.”
YanıtlaSilsaçlarınız yumuşaksa taranıyor, okşanıyor demek bu, keçe gibiyse bir damla sevgiden mahrumsunuz. yine hem iç burkan hem de bir rüzgâr gibi alıp götüren bir yazı olmuş alkım, hafif, usul usul bir rüzgâr ama, bir yandan da biliyorsun bir yerlerde fırtınalar kopuyor. saçların taranırkenki güven mırıltılarıyla, saçları taranmayan çocukların öykülerini mırıldanan sesin karışıyor sanki.
anneanne cumhuriyeti demişsin ya öyle hakikaten, buyurgan, koruyucu, sevdiğinde ırmak gibi çağlar, kızdığında ateş gibi yakar, ve elbette yedirir, içirir, doyurur, yıkar, paklar ve hepimiz için en iyisini bilir, kişisel seçimler, farklı düşünceler falan yoktur lügatinde:)
sevgiler alkımcım, ben biraz daha dolanacağım bu yazıda, çok beğendim.
Zerka,
Silne güzel öyküdür havva. unutmuşum saçla ilgili bu detayı. hem de öykünün başındaymış. bak bu saç meselesinden bir araştırma konusu çıkarmış. "edebiyatta saç" bayılıyorum böyle kendi kendime tezler üretmeye;)ama ilginçtir ki kiminle konuştuysam bugün herkesin aklına bir şey geldi. hepsi de duygusal açıdan yüklü anılardı.
keçeleşmiş saçlar sevgisiz, ilgisiz kalmanın işaretlerinden sanırım, haklısın. (kedilerde bile öyle oluyor bu. sokak kedileriyle ev kedilerinin görüntüsü geldi aklıma.) "saçları taranmayan çocukların öyküleri"...ne güzel yazmışsın.
anneanneler bir alem. biz kuzenlerle ne zaman bir araya gelsek muhakkak bir kaç anneanne hikayesi anlatırız birbirimize. kahkahalarla;)
sevgiler zerkacım.
saç çok verimli bir konu hakikaten, ne değişik araştırma konuları çıkar kimbilir. bu arada, aklıma sonradan geldi, tayfun pirselimoğlu'nun "saç" diye çok ilginç bir filmi vardı, çok merak ediyordum ama bir türlü izleyememiştim.
Silbizde de aynen öyle alkımcım, kuzenlerle anneanne-babaanne hikayelerimiz bitmez.çok neşeli, hareketli, tonton bir kadındır anneannem. üstelik hiç de kolay bir hayatı olmamasına rağmen. bazen ondaki hayat enerjisine bakıp kendime, ohoo sen de genç olacaksın, diyorum:)
sevgiler alkımcım, karşılıklı hikayeler anlatarak sohbet etmenin insanı iyileştiren bir yanı var bir de onu diyerek ayrılayım:)
saç filmini izlemedim ama benim de aklıma gelmişti doğrusu. nasıl bir film acaba, ben de merak ediyorum.ilk fırsatta izleyeceğim. bu arada ben de reha erdem'in "hayat var" filmini izledim. orada da bir saç teması varmış. yazıdan sonra izlediğim için algıda seçicilik de diyebiliriz tabii;)
Silhikayeler anlatmak güzel değil mi;) ne güzel demişsin. insanı iyileştirdiğine ben de inanıyorum. çok sevgiler zerka.
Evet evet, okuduktan sonra yazmıştım o entry'yi Alkım, tuhaf gelmişti bana, yazarların her şeyi kendime malzeme edebilirim anlayışı ve düşüncesi. Fuentes zaten bayıldığım bir yazar değildir, acaba haksızlık ediyor muyum diye düşünmüştüm bu yüzden, ama hayır, sanmıyorum. Onun, senin de dediğin gibi kısa bir süre beraber olduğu (uzun olsa da fark etmez ama en azından artık yaşamları birbirine karışmış dersin) kadın hakkında her ayrıntıyı yazması, eleştirmesi, yargıda bulunması ve bazen büyük bir kibirle suçlaması (kitapta Jean Seberg'i çok sevdiğini ve aşık olduğunu yazsa da onun Kara Panterler'le olan ilişkisini -kendince- komik bir nedene bağlıyor ve küçümsüyor yazar. hadi diyelim tüm bunlar doğru, yine de çok çirkin bir durum) hoşuma gitmemişti benim. Kitap bitince ağzımda buruk bir tat kalmıştı, bilirsin o durumu, sevimsiz, anlamsız bir boşluk.
YanıtlaSil----------------------
Ben bir otobüs yolculuğunda seyretmiştim Mommo'yu. Güzel, etkileyici bir filmdi, neden diğer filmler (benzerleri) kadar ünlenmedi acaba? Saçmalık. Her neyse, başka bir şey söyleyecektim ben. Anlattığın sahneyi hatırlıyorum, çok üzücüydü, bir de ne olmuştu biliyor musun; annem İstanbul'a gidiyordu bir zaman, otobüs yolculuğu yapıyordu ve mola yerinde beni aramıştı. Nasılsın, nasıl gidiyor yolculuğun faslından sonra, çok güzel bir film seyrediyorum demişti bana, Mommo'dan bahsediyormuş;) Ağlamış, üzülmüş izlerken. Çok sevinmiştim o filmi seçmesine. Düşünsene ne hoş bir tesadüf, ikimiz de başka başka zamanlarda, onlarca film arasından o filmi seçmişiz. Ben severim böyle tesadüfleri, yaşım kaç oldu çocuk gibiyim belki de hâlâ;)
---------------
Liliş saat dokuz buçuk gibi uyudu Alkımcığım, ben mutfağı toparladım, çay koydum, oturdum bilgisayarın başına. Serap arkada, çalışma odamda proje değerlendiriyor, annem Rüyalar'da birkaç gündür. Ben salonda her zamanki yerimde, koltuğumdayım;) Sakin, güzel bir akşam. Yazı için tekrar teşekkür ederim sana, seviyorum yazılarını okumayı ben.
Sevgiler, iyi geceler.
Ben sanırım hiç Fuentes okumadım. Ya da okudum mu? A evet, Artemio Cruz'un Ölümü. Yalnız hiç hatırlamıyorum. Yazık ki Latin Amerikalı yazarları lise ve üniversite yıllarında okumuştum arka arkaya, heyecanla. Şu anda hepsi birbirine karışmış durumda. Ne zamandır okumuyorum. Aslında sen Isabel Allende'nin bir yemek kitabını önermiştin, hala aklımda. Onu alıp okumak istiyorum. Neyse, nereden nereye geldim.
SilAnnenle otobüs yolculuğu hikayeniz çok güzel. Onca afili film arasından gidip annenin de o filmi seçmesi....Ne güzel bir ortaklık! Benim de çok hoşuma giderdi bu durum. Biz de bazen annemle aynı kitabı okuyor oluyoruz, ara ara karakterleri çekiştiriyoruz filan. Bayılıyorum! (Yeşil Peri Gecesi'ni aynı zamanda okumuştuk mesela. Benim aksime Şebnem'e kızmıştı o.)
Mommo güzel bir filmdi hakikaten. Böyle hikayelerin filmini yapmak kolay değil. Muhtemelen uzunca bir zaman aklımda kalacak.
Sevgiler, kelebekler sana, Liliş'e ve Serap'a;)
Önce Wim Wenders'in "Alice in den staedten / Alice Kentlerde" filmi, sonra yazınızdaki "Herkesin zaman zaman saçlarını tarayan birileri olmalı." cümlesi bugünümü anlamlandırdı diyebilirim. Tuhaf bir rastlantı belki, bir ara filmdeki iki ana kahramandan arayış içindeki gazeteci aynı dili konuşmadığı bir berberin koltuğunda saçlarını ucundan kesmesi için derdini aktarmaya çalışıyordu. Saç bu, kesersen gidiyor!
YanıtlaSilNe hoş bir yol filmidir Alice Kentlerde. Berber sahnesini hatırlamıyorum (gazetecinin üfleyerek Empire States binasının ışıklarını söndürmesi ve çektiği polaroid fotolar geldi aklıma;) fakat bu tesadüfler benim de çok sık başıma geliyor. Okuduklarım, izlediklerim, vs. tuhaf tesadüflerle bir noktada buluşuyor. Koşullanan zihnimizin bize oynadığı bir oyun belki de ama ben bunu çok seviyorum.
YanıtlaSilÇok sevgiler Ay.
Sevgili Alkım, şu sıralar boğazımda bir düğümle dolaşıyordum.. yazınla beraber "mommo kızkardeşim" açtı düğümü.. kıvrılan parmaklar, bükülen boyun gibi.. boyun eğmenin bir başka hali sanki.. yazını okurken anneannemin iki gümüş beliğini, kardeşimin annemi önüne oturtarak kuaförcülük oynamasını, annemin kendini bu oyuna kaptırıp, verilen "saçı taranan, okşanan kişi" rolüne dünden razı oluşunu.. ama ille de saç ve şefkat ilişkisini düşündüm durdum... boğazımdaki düğüm hafifledi ama sanırım yine de şu sıra, saçımı tarayacak birine ihtiyacım var :)
YanıtlaSilyazın muhteşem.. çok teşekkürler :)
Turuncu Gezegen, mommo çok dokunaklı bir film. ayşe'nin hissettikleri, söyleyemediklerini o kıvrılan parmaklar söylüyor. çok içli hakikaten...
YanıtlaSildört kelimeyle çok güzel anlatmışsın yazıyı. saç ile şefkat ilişkisi. demek sen de anneanne saçı örenlerdendin. aklıma anneannenle ilgili yazdığın yazı, hatta onun söylediği türkü geldi. anneannelerin insanın içine işleyen bir yanları var sanırım. "bütün yazılar uç uca" demeli sanki. tüm yazılar birbirleriyle buluşuyor. ben de sana teşekkür ederim;)
çok sevgiler...
Aynen katılıyorum, bişeycik olmadı. Ama kesene kadar da otuz küsür sene geçti :)
Silçok sevgi.
sevgili margot, bişeycik olmuyor, ben de denedim. hatta pek iyi oluyor. şair haklı;)
Sil