"Yeni yılda yeni bir şey bulamamanın kederi," demişim ve öylece boynu bükük kalmış yazı....
İnsan
olmak bazen ağır bir şeye dönüşüyor. Kendi hayatın var, sevdiklerinin,
tanıdıklarının hayatı var. Kedilerin, güvercinlerin, tilkilerin ve hiç
tanımadığın bilmediğin insanların hayatı. Birden bu en uzak çemberde bir yangın çıkıyor, bir
zelzele oluyor, birileri sessizce ve topluca ölüyor. O büyük şair ormanında ağaçlar
yıkılıyor. Bir şeyler insan sabrını zorlarcasına, acımasızca tekrar ediyor. Vicdanlar
sınanıyor, insan olma serüveni düşe kalka yoluna devam ediyor. Yazı burada sona eriyor...
Bir Araba Alarmından Yeşil Çaya
Öğleden sonra durmamacasına bir araba alarmı öttü. Kuşu, böceği, dalı tehdit olarak algılayan paranoyak bir araba alarmından daha korkunç şeyler var elbette. Ama bu da "gündelik hayatın eziyetleri" başlığında ön sıralarda yerini alabilir.
Susan Sontag, “Modern yaşamın tüm koşulları
elbirliğiyle duyumsal yetilerimizi öldürür. Şimdi önemli olan bunları
yeniden kazanabilmek. Daha çok şeyi görmeyi, daha çok şeyi işitmeyi, daha çok
şeyi hissetmeyi öğrenmemiz gerekir,”* diyor. Bu görüntü ve gürültü bolluğu, bu memleket meseleleri içinde
hissetmeyi unutmak çok kolay. Ama hatırlamak gerek. Her gün bir çiçeğe bakıp bir kuşla konuşup bir başkasının
acısını düşünmek gerek...
Şimdi birden kendimi Yasujiro Ozu filmlerinde hayal ettim, o dünyaya ışınlanmak istedim. Bu film, “Bir Güz Öğleden Sonrası” olabilir mesela. "Erken Gelen Yaz" ya da "Günaydın" da olabilir. (Filmlerin isimlerinde bile sakin, tevazu dolu bir dünyaya davet var.) Bir Japon köyünde, o paravanlarla açılıp kapanan evlerden birinde olmak isterim. Varsın kamera hiç hareket etmesin, ben de etmem. Ayaklarımızı kıvırarak yerde oturup dışarıdaki ağaçları seyredelim. (Ağustos'ta Rapsodi’deki çocuklar ve büyükanne gibi yağmuru seyredelim.) Küçük, ölçülü şakalar yapıp gülümseyelim karşılıklı (kahkahalarımı Almodovar setine saklıyorum.) Bir haiku okunsun, eskilerden bir şarkı çalsın, sessizlik içinde dinleyelim. Dışarıdan bir kuş sesi gelsin. Hayatın böyle yalın ve incelikli şeylerden ibaret olduğunu düşünerek mahçup mahçup yeşil çaylarımızı içelim. Akşama da komşularla toplanalım. Sake içelim, biraz daha gevşeyelim ama sesimizi yükseltmeyelim...
Woody Allen'ın Kahire'nin Mor Gülü'nde bir karakter filmin içinde mahsur kalıveriyordu hani. Ben de şu sıralar bu filmin içinde kalıp uzunca bir süre (ayaklarımı değiştirip tabii) çay içerek baharın gelmesini bekleyebilirim. Öyle hissediyorum.
Yıllar önce bir film izlemiştim. Kestirme bir şekilde "Çayhane" diye Türkçe'ye çevrilen, "The Teahouse of the August Moon" adında. Gerçi bu Amerikan filmi, adı kadar şiirsel değildi, hatta kaba komedi bile denilebilirdi. Yine de eskinin kaba komedileri bugünden bakınca olsa olsa naif görünüyor insana. Filmde Marlon Brando abimiz, Sakini isminde sarsak bir Japon'u canlandırıyordu! Komedi de çoğunlukla onun üzerinden gidiyordu diye hatırlıyorum. Asıl aklımda kalan bir çayhane ritüeliydi. Herkes yaz mevsiminde dolunayda bu çayhanenin yanındaki su kenarında toplanıp hep birlikte meditasyon yapıyor, orada daha önce yaşamış insanları anıyor, ardından da çaylarını içiyorlardı. O sahneyi izlerken mest olmuştum. O sıralarda maç sonrasında, düğünlerde habire birileri 'sevinç' kurşunlarına hedef oluyordu. Ben de her zamanki, filmlerden hayat dersi çıkarma azmimle -bu kez biraz sınırı aşıp- acaba milletçe böyle bir meditasyon yapma şansımız yok mu diye düşünmüştüm.
Yeni yılın ilk yazısı da bu oldu. Öğleden sonraya yayılan bir araba alarmından aldığım ilhamla...Modern zamanlar! Tuhaf çakışmalar, çarpışmalar, kaostan doğan uyum, falan filan da neden beni bu kadar heyecanlandırmadı şimdi bu? Merak ediyorum, acaba bu sesi ileride nostaljik bir şey olarak hatırlama ihtimalim var mı?
* Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, kitabından.



neresinden baksan güzel bir yazı bu. o ilk cümlede yarım bırakılmış hissiyle boynu bükük, mahzun haliyle de çok güzel, gelişip büyüyünce de...
YanıtlaSilşimdi izlediğim filmleri günler içinde zihnim flulaştırıp silerken, çocukluğumda izlediğim filmlerden sahneler tüm netliğiyle aklımda benim de sevgili alkım:)
teşekkür ederim aglea.
YanıtlaSilzihnimizi dağıtacak pek çok şeyle çevriliyiz. o yüzden belki de yenileri daha flu hatırlamamız. ben de kimi filmleri hep bir şeylerle ilişkilendirmişim, zihnimde öylesine yer etmiş. aynı duyguyla hatırlıyorum şimdi, ne tuhaf...
Sevgili Alkım, yazını okurken çok eskiye gittim ben. Odtü Mimarlık amfisinde seyretmiştim Ağustos'ta Rapsodi filmini. Filmden yağmur kaldı geriye, yeşil bir renk ve yağmurda hiç telaşsız koşan çocuk görüntüleri, yaşlı bir kadın, çok çok yaşlı bir kadın ve Richard Gere. Şimdi uyduruyor bile olabilirim bu söylediğim şeyleri, yıllar hafızamızın bize sürpriz yapması için, bir anıyı hâle, yola sokar çoğu kez. Eğer büker ve kendi istediği şekli verir. Şunu diyorum; duyduğun o çirkin sesi ileride kim bilir nasıl ve ne ile ilişkilendirerek hatırlayacaksın, bilinmez. Büyük bir muamma bu.
YanıtlaSilSontag haklı; öğrenmemiz gerek. Başkalarının acılarına bakmayı, kendi acımızı sağduyu ile sağaltmayı bir şekilde öğrenmemiz gerek. Bana, acı veren en ufak bir olayı bile hatırlamak ölüm gibi gelir. Elbette ben de öğreneceğim, yaşamak bir alarm sesinden, binlerce anlam çıkarmak demek, bunu iyi bildiğim için başka çarem de yok zaten.
p.s.: Bir Ozu filmine ışınlanmak istiyorsan eğer, elbette diz çöküp yere oturmalısın Alkımcığım. Bilirsin, Ozu filmlerinde kamera hemen hemen hiç kımıldamaz ve diz mesafesinden daha yukarı çıkmaz;p Bir de Ağustos'ta Rapsodi Kurosawa filmiydi diye biliyorum, öyle değil mi?
Ah ah Odtü Mimarlık anfisi deyince benim de orada izlediğim oyunlar, konserler geldi aklıma. (Ben Odtü Mimarlık'ın stüdyolarında geçirdim öğrencilik günlerimi:) Senin yolun nasıl düştü merak ettim şimdi...
YanıtlaSilBen de senin gibi bir şeyler hatırlıyorum Ağustos'ta Rapsodi'den. Bolca yağmur, yaşlı kadının o yavaş hareketleri ve çocuklar. Evet, Kurosawa filmi, o da aklıma geliverdi, yazdım işte.
Çok çirkin bir ses Justine. Gönlüm o filmlerin tam karşısına koydu onu. Ama çok haklısın ileride ne düşünüp hissedeceğim bir muamma.
ne güzel bir yazı olmuş :) ozu filmlerini kirpinin zarafeti romanında keşfetmiş ve de çok sevmiştim. senin bahsettiklerinden günaydın'ı izledim, bir de munekata sisters'ı. günaydın çok tatlı bir komediydi, munekata sisters'ı da çetrefil bir aşk hikayesi olarak hatırlıyorum.
YanıtlaSilgerçekten de hapsolmak için japon filmi çok iyi seçim. bu arada ocak ayı sonunda japon filmleri festivali düzenlenecek haberin olsun. konsolosluğa bu kış da yapacak mısınız diye sordum, evet evet bu sene de yapacağız endişelenmeyin diye cevap verdiler :) geçen kış çok güzel filmler izlemiştim. siyah beyaz samuray filmleri, animasyonlar, günümüz filmleri vs.
evet, kurosawa filmleri deyince de o sırıl sıklam yağmur ve bıkmaan usanmadan saatlerce dinleyebileceğim yağmur sesi gelir aklıma ilk. yalnız, geçenlerde kurosawa'nın "budala" uyarlamasını izledik. ki en tutulan uyarlaması da oymuş. ama hiç beğenmedim. izlemez olsaydım. tanrım! ben mişkin'i, aglea'yı, filipovna'yı, rogojin'i öyle mi görecektim. sonra toparlanıp yine zihnimde canlandırdığım hallerine döndürmeye çalıştım. üstlerine başlarına çeki düzen verdim. birlikte ayağa kalkıp, yakamızı düzeltip devam ettik:)
YanıtlaSilsevgili neo, bu çok güzel bir haber! hemen tarihlerine bakayım, çünkü bir ara ist. dışında olacağım. ben oldum olası uzak doğu filmlerine ilgi duymuşumdur. festivallerde filan takip etmeye çalışırım.
YanıtlaSilkirpinin zarafeti merak ettiğim bir kitaptı. geçen yıl ismini sıkça duymuştum. ozu filmlerinden bahsedilmesiyle merakım daha da arttı şimdi.
aglea, henüz bir dostoyevsky uyarlaması izlemedim. izlesem ne hissederdim acaba? aslında buna soyunmak da cesaret ister, öyle değil mi?
YanıtlaSilneyse, karakterlerine sahip çıkman iyi olmuş:) ben onu da yapamayabilirdim. bu edebiyat uyarlamaları bazen çok fena kilitliyor insanı. benim mesela, anna karenina deyince aklıma hala Sophie Marceau geliyor. İsterdim ki daha belirsiz bir görüntü kalsın aklımda...
kesin tarihi belli değilmiş henüz, ben sana haber veririm :)
YanıtlaSilkirpinin zarafetini kesinlikle okuman lazım. çok güzeldir.
tamam neo, çok sevinirim.
YanıtlaSilkirpinin zarafeti'ni hemmen okuma programına alıyorum o halde:)
Ablam orada okuyordu Alkım, ilk sevgilim de Odtü'lüydü ama bunun konumuzla ilgisi yok tabii;) (94-95 yıllarından bahsediyorum ben)
YanıtlaSilGüzel bir Dostoyevski uyarlaması izlemek istiyorsanız, Çek yönetmen Petr Zelenka'nın Karamazovi filmi iyidir (bana göre, elbette).
Budala'nın hiçbir uyarlamasını izlemedim ben, Mişkin okuduğum gibi kalsın aklımda, iyi böyle. Anna'yı ise Sophie Marceau canlandırmadan okumuştum şükür, onun için o da nasıl hayal ettiysem öyle;)
Filmin linki şurada;
http://www.imdb.com/title/tt1080716/
Bahsetmişim zaten bir zamanlar;
http://sarikent.blogspot.com/2010/10/karadaglar-ve-bir-roman-uyarlamak.html
Senin de yolun bir ara Ankara'ya düştü demek:)Odtü'nün bir de meşhur içlü anfisi vardır. Orada da film gösterimleri olurdu. Ruhlar Evi'ni (bak bu da uyarlama), Ülke ve Özgürlük'ü, Betty Blue'yu izlemiştim orada, hiç unutmam. Hiç yoktan neler geldi aklıma şimdi:)
YanıtlaSilBir Dostoyevsky uyarlaması yapmak için üzerine iyice kafa yormak gerek. Dizilerdeki gibi alıp öyle limon sıkar gibi kullanıp atmak ne fena! Yazını okudum bu arada, güzel silkelemişsin Karadağlar'ı. Ben duyup izleyememiştim. Bu Çek yönetmenin filmini hiç bilmiyorum.
Ne çok şey var okunacak, izlenecek Justine:) Bu güzel ama...
ne kadar güzel olmuş , yeni yılın ilk yazısı... Bana yeşil çay içerek sözünü ettiğiniz filmleri izlemek arzusu verdi.
YanıtlaSilteşekkür ederim sevgili lale. yeni yılda çay eşliğinde güzel film izlemeler diliyorum hepimize:)
YanıtlaSilalkımcim, bu paranoyak araba alarmı çok güzel bir metafor olmuş bence. Dünyanın, memleketin hali bu işte. Çok haklısın, bugünlerde herşeye kulağını kapatmak, hiçbirşey hissetmemek kolay, ve bazılarına tek çözüm bu gibi geliyor, ne yazık. Sontag'ın sözünü biryere yazıp günde üç doz okuyup okutacağım:)
YanıtlaSilJapon filmlerine bir ilgim yok aslında, ama sen anlatınca oyle bir yerde olmak cazip geldi bana da:) Bir tek Ağustos'ta Rapsodi'yi biliyorum bahsettiklerinden. Ve benim de yağmurda koşma sahnesi aklıma kazınmış, ne etkileyici bir filmdi!
muallacım, ben de araba alarmını yazarken aynı şeyi düşündüm. tuhaf ama sürekli bir meydan muharabesine hazırlanır gibiyiz...sontag bu kadar her şeyin farkında olup nasıl metanetini, iyimserliğini korumuş -en azından satırları hep öyle- bilmiyorum. yazdıklarını çok seviyorum. bu sözü de öyle gerçekten.
YanıtlaSilyasujiru ozu filmleri ayrı bir evren gibi. orada her şey sakin, ölçülü, yavaş, incelikli. bir sığınak gibi hissediverdim dün.
ağustos'ta rapsodi hakikaten etkileyici idi. o yağmuru ve o yaşlı (justine'in dediği gibi çok çok yaşlı) kadını unutmak mümkün değil!
bir daha, hayatım boyunca, dostoyevski uyarlaması izlememeye kendime söz verdim. bu yüzden bu konudaki tüm önerilere kapalıyım:)
YanıtlaSilbelki hata şu; romanın tamamını uyarlamaya kalkışmaları. bir dostoyevski filminden tek bir sahne bile filmin tamamını kaplayacak güzellik ve derinlikteyken, diğeri gereksiz ve sonu olmayan bir yola girmek gibi.
Aslında böyle büyük sözler vermemek gerek, Aglea. Dostoyevski romanları benim için de çok önemlidir ve dokunulmazsa iyi olur ama bazı romanlar filme dönüştüğünde inan olduğundan daha "sıkı" bir ruha kavuşuyor. Dövüş Kulübü, mesela; Palahniuk'e, benim kitabımdan daha etkili olmuş, bile dedirtmişti o film. Burgess'in A Clockwork Orange'ı bence Kubrick'in elinde muhteşem bir filme dönüşmüştü. Lolita beni sarsan bir romandır, fakat filmini de hiç küçümseyemem. Belki sansür çok etkiliydi, Kubrick istediğini yapamamıştı ama James Mason şaşırtıcı bir Humbert Humbert portresi çizmişti inan, ben hayran kalmıştım. (ki, hiç sevmem Humbert'ı!)
YanıtlaSilÇok sevdiğim Ken Loach'un bayıldığım filmi "Kes" de öyledir, müthiş bir uyarlama sinema örneği bana kalırsa. (bak, bu kitabı okumadım işte, okumadan konuşuyorum Loach'a güvenerek;))
Bitirmeden, bir de yeni izlediğim Jane Eyre var. Bence gayet hoş bir film olmuş. Diğer uyarlamaları iyi değildi, ama bu son uyarlama romanın dokusunu hissettiriyor izleyiciye.
Böyleyken böyle, Karamazovi'ye bir şans ver bence. Dediğine ise kesinlikle katılıyorum; romanın tamamını uyarlamaktansa bir sahne, bir düşünceyi görselleştirmek daha anlamlı. Karamazovi filminde de roman birebir anlatılmaya çalışılmamıştı, eş zamanlı, geçmiş ve şimdi arasında gidiş gelişlerle, tuhaf bir anlatımı vardı filmin. Tiyatro sahneliyorlardı zaten. Çoook oldu tabii filmi izleyeli, yanlış bir şeyler söylemek istemem kimseye;)
Başta söylemeyi unuttuğum merhaba'yı şimdi söyleyerek, kaçıyorum ben. Merhaba ve iyi günler, herkese;)
p.s.:Yine de, Anna Karenina'yı filme dönüştürmek imkansızdır, desem bunca lafın üzerine, ayıp olur mu?;) Levin'in düşünceleri, iç sesleri filan. Of, bir de İvan var değil mi, sen de haklısın Aglea aslında. Dursun "bazı romanlar" durduğu yerde;)
merhaba justine,
YanıtlaSilverdiğin örnekler kesinlikle iyi uyarlamalar. hatta fight club, a clockwork orange gibi bir kaçı kitabı bile aşmış örnekler(her ne kadar a clockwork orange ve aslında stanley kubrick'i sevmeyen biri olarak benim için bile öyle:) bazıları da küçümsenmeyecek kadar iyi olabiliyor. meselâ; orson welles'in "dava" uyarlamasını çok beğenirim ben veya teshigara'nın kobo abe uyarlaması; kumlardaki kadın'ı ya da schroeter'in "malina" uyarlamasını. daha çok vardır ama aklıma şimdi ilk aklıma geliverenler bunlar oldu. yalnız, iş dostoyevski'ye gelince değişiyor. dostoyevski karakterlerini, sadece görüntü olarak değil, hatta onu tamamen aşıp etkisiz hale getirecek kadar ruh halleri, psikolojileri ile zihnimizde canlandırabildiğimiz için, dostoyevski dehası bunu bize yaptırdığı için, öyle kolay kolay sinemanın görüntü ve hâl diline çevrilemiyor olmalı. başka açıklama bulamıyorum bu duruma. bir de elbette bu, şiirin çevrilememesi gibi bir şeydir.
dün twitter arkadaşlarımızla bu konuda, orwell'in 1984'ü üzerinden bir sohbet geçti. tabii 140 karakterle ne kadar sohbet olabiliyorsa o kadar:) ikisini de, ne kitabı okudum ne de filmi izledim. ama sonunda, bir edebiyat eserinin filme uyarlandığında artık "o kitap" değil sadece "o film" olduğuyla sonlandırdık mevzuyu:)
zelenka'nın "karamazovi"sini izleyerek bir defalık sözümden dönebilirim. bunu istiyorum şimdi. n'apalım, önce dostoyevski sonra da sinema aşkına buna değer:)
justine, filmi bulduk. petr zelenka'nın "karamazovi"sini. elbette hemencecik enver gülşen'e başvurdum ve onun yok yok arşivinde çıktı film. özellikle bu filmden kitabında da bahsetmiş, söyleyince hatırladım. bir kaç güne izleriz. teşekkürler şimdiden:)
YanıtlaSilNe demek, rica ederim;) Umarım seversiniz Aglea. (filmi ben çekmişim gibi oldu böyle de;)) Aslında Karamazovi, çok çok aklımda kalmış, benim fena etkilendiğim filmlerden değildir, ama sağlam bir uyarlamadır bana göre.
YanıtlaSilBen de sana Hadzihalilovic'in Innocence filmini söylecektim. O da çok hoş bir uyarlamadır. İzlemişsindir belki, değilse aklında olsun. Son olarak Welles'in Dava'sını ben de çok beğenirim. (Perkins'i kim sevmez) Defalarca seyretmişimdir, romanın verdiği etkiyi -hemen hemen- verir.
Sevgiler.
p.s.: Hiç bitmez benim lafım!;p Kubrick için aynı şeyleri düşünüyoruz sanırım. Hiçbir zaman benim yönetmenlerimden olmadı ama filmleri sıkıdır. Müthiş bir sinema duygusu yaşatır bana. İlgiyle seyrederim ve ne dediğini çok önemserim. Aynı, Trier gibi.
Cümlelerde anlam düşüklükleri ve saçma sapan ifadeler olduysa eğer, kusura bakma lütfen, başım çatlayacak gibi ağrıyor ve nöbetçiyim. Üçe kadar dayanıp, dinleneceğim. O zamana kadar böyle.
YanıtlaSilNe güzel yazışmalar olmuş böyle! Justine, Kes benim de çok sevdiğim bir filmdir, bir uyarlama olduğunu bilmiyordum.
YanıtlaSilBenim de iyi uyarlama denilince aklıma Carson McCullers'ın Yalnız Bir Avcıdır Yürek geliyor. Kitabı da filmi de çok sevmiştim. Guguk Kuşu ve Rebecca'yı da sayabilirim.
Jane Eyre hakkında olumlu eleştiriler okudum ben de, seyredeceğim. Çocukluk yıllarında Tv'de izlediğim eski filmini hatırlıyorum. Epey korkarak nefesimi tuta tuta izlediğim kalmış aklımda.
Kubrick benim de yönetmenim değil bu arada. Filmlerde aradığım deha olmuyor sanırım. Filmlerini ilginç bir mühendislik projesini izler gibi izliyorum izlemesine. Duygusu eksik sanki,tam bir bağ kuramıyorum
YanıtlaSilJustine, geçmiş olsun. hastalığın üstüne nöbet, kolay değil. sana iyi dinlenmeler...sevgiler.
burda derinden dönen muhabbete dahil olamıyorum ama, ayaklarını kıvırarak yerde oturup dışarıdaki ağaçları seyretmeye gittiğiniz zaman mutlulukla gelirim ;)
YanıtlaSilSevgiler
alkım, ben de en son istanbula geldiğimde aldığım birçok filmin arasında ozu filmleride var. ee, artık seyretmek farz oldu :)
YanıtlaSilsontag benim için çok önemli bir yazardır. oğlunun onun hakkında yazdığı kitap beni hasta edip bunalıma sokmuştur. elimde bir kitabı var okumadığım , şimdi elime almalıyım..sevgiler..
Sevgili e.t.
YanıtlaSilzaten yazının özünde de o var. ayaklarını kıvırarak oturup ağaçları seyretmek:))
sevgiler.
buket, oğlunun susan sontag için kitap yazdığını bilmiyordum. yorumlardan ne çok şey öğreniyorum! sontag benim için de bir rehber gibidir. kitabı nasıl bulduğunu yazsana sonra, merak ederim ben:))
YanıtlaSilsevgiler.
Kanımca intihar nedeni bile olabilir bu alarmlar.Sanki etrafta benden başka rahatsız olan yok gibi geliyor bazen, o derece kanıksanmış.
YanıtlaSilSakinlik, incelik, ölçülülük sadece bu filmlerde kaldı galiba. Ya da yaşlanıyoruz ve beğenmiyoruz bu dünyayı...
Filmde mahsur kalmak zor olsa da haftaya beklenen karda evde mahsur kalmak, Ağustos'ta Rapsodi'yi tekrar izlemek, Ozu ile tanışmak, Sontag okumak istetti yazın. Darısı başına !
Kar mı geliyormuş Işın? Haberim yoktu, buyursun gelsin:) Karda evde mahsur kalmak, pencere kenarlarından kar aşırmak gibisi yok!
YanıtlaSilİnsan hayatın her zaman sakin, incelikli olmasını beklemiyor tabii. Ama bizde bir şeyler o kadar hoyrat yaşanıyor ki ben de öyle bir özlem hissettim birden. Ozu öyle bir sığınak sunuyor filmlerinde. Sevgiler!