Ana içeriğe atla

beyhude

Bienalde görüp en çok sevdiğim işlerden biri bu oldu: Clara Ianni'nin "Soyut Emek" isimli işi.
Soyut emeği bir tarafa bırakalım şimdilik. Soyut sanatla genel olarak utangaç bir tanışmamız vardır. Hani çocukken misafirliğe gidip mahçupluktan oturduğun yerde ayak parmaklarını içe kıvırıp kih kih gülersin ne yapacağını bilmeden. Soyut sanatla ilişkimizi ben buna benzetiyorum. Karşısında yetersizlik, mağlubiyet, ardından başgösteren uzaklaşma ve hatta horgörü gibi karmakarışık duygularla kalabiliyoruz. O yüzden o işi görüp de en azından gülmek, ya da hakkında espri yapmak bile bana  iyiniyetli bir yakınlaşma, "kur yapma" isteğini gösteriyor.

Fakat bazı işler var ki bu utangaçlığı anında silip atıyor, doğrudan size bir şey söylüyor, söylemek ne kelime adeta haykırıyor. Bu kürek de benim için öyle oldu. Ianni, Marks'ın soyut emek fikrinden yola çıkmış. Röportajında, "Üretmek adına çalışmıyoruz artık. Bir anlamda, "iş" adı altında insanların yaptıkları faaliyetler obsesif bir nevroz halini aldı. Bu anlamda kürek, bu beyhude hareketlerin de bir yansıması,*" diyor. Bu "çalışmak" meselesi, özellikle büyük şehirlerde hakikaten bir nevroz halinde. Biz çemberin içinde dönen farelere gülüyoruz ya. Eminim birileri de bize bakıp gülüyor. "Bu kadar abartacaklarını hiç düşünmemiştim," diye.

- Evet şimdi bu saatler arasında "seri bir şekilde" şu fındığı ayıklayacaksın.
- Peki.
- Önce üstten iki kez, sonra alttan iki kez vuracaksın.
- Neden?
- İşte öyle. Kural bu.
- Ama şöyle vurunca daha kolay ayıklanıyor.
- Olmaz. Yoksa herkes fındığı kafasına göre kırmaya kalkar, düzensizlik çıkar.
- Peki, bu kadar fındığı ne yapacağız?
- Onu daha sonra düşünürüz. Önemli olan çalışalım, üretelim. Çemberden çıkmayalım, saçma sapan düşüncelere sapmayalım.

Bugünlerde ne düşünsem depreme çıkıyor yolum. Sadece ben değil, çoğumuz öyleyiz. Ne boşa giden emeğimizin ne de hayatı ne kadar değiştirebileceğimizin farkında değiliz sanırım. Kolektif bir bilinç yaratamazsak da saçma tartışmaların arasında beyhude kürek çekmeye devam edeceğiz. Sadece bizim tavanımızın çöküp çökmemesi değil mesele. Hamasi vatanseverliğin de çok ötesinde...Yoksa kendi köşemizde, nevrozumuzla kucak kucağa yaşamaya devam etmekle güzelleştiremeyeceğiz burayı, buraları...

İşte bu kürek bana Türkiye'de yaşamayı hatırlattı. Bilmem o boşluğu biraz doldurabilecek miyiz?

Yorumlar

  1. Bienalde bu işi görmemiştim, harikaymış! ne kadar güzel yazmışşsın, çok doğru şeyler söylüyorsun. Ama iyimser olmak için bir umudum yok benim doğrusu :(

    YanıtlaSil
  2. Ben de iyimser olmak için kendimi zorluyorum sanırım...Bu yazı da onun bir ürünü oldu.

    YanıtlaSil
  3. Çalışma konusunda söylediklerin o kadar doğru ki. Hiç bir işe yaramadığı, hiç bir şey üretilmediği halde saatlerce çalışmak. Saçma sapan bir sürü kural, prosedür. Niye bunu görebilen bu kadar az kişi var ?

    YanıtlaSil
  4. Işın, zaten iş hayatı insanın üzerinden öyle bir silindir gibi geçiyor ki sanırım insanların düşünmeye hali kalmıyor. Yoksa herhalde daha fazla dillendirilirdi bu.

    YanıtlaSil
  5. Fındık manyağı olduk hepimiz. Hala da doyamadık anlaşılan...

    YanıtlaSil
  6. Öyle deme, fındık çok mühim!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...