Ana içeriğe atla

bir okuma serüveninden notlar

reading on a bank
Parklarda, çimenlerin üzerinde, bir taş duvarda kendilerinden geçmiş bir halde kitap okuyanlara hep özenirim ama bunu beceremem pek. En son bir müzede okuduğu kitaba dalmış, adeta “kitap okuyan kız” heykeline dönüşmüş biri gördüm. Karşısında biri de oturmuş onun resmini yapıyordu. Bir süre hayranlıkla onları izleyip kafamda ikisini de içine alacak bir resim hayal ettim.
Bense açık havada doğru dürüst kitap okuyamam. Bir sayfa okuyup etrafı seyre dalarım. Üzerime tatlı bir tembellik gelir. Dış dünya kolumdan çekiştirir. Çekirdek çitleyenler, kuşlar, vapurlar (vapurlar??)...
Deniz kıyısında “Bu Bir Pipo Değildir”le başlayan kitap okuma girişimlerim de hüsran doludur. zaten yol yakınken bu serüveni Proust’la sonlandırdım. Anısına kitap aralarına kaçan kumlardan bir kum havuzu yaptım.
lucas diye biri
“Fotoğrafın orta yerinde sardunyalar var, salkım çiçekleriyle birlikte, mevsimlerden yaz, beş buçukta içilen mate, dikiş makinası, terlikler, hastalıklar ve ailevi sıkıntılarla ilgili usul usul edilen sohbetler, ansızın iki iskemle arasına imzasını bırakan bir tavuk ya da kendisini adam yerine koymayan bir güvercinin peşinden koşan bir kedi. Tüm bunlar asılmış çamaşır, gök rengi kola ve çamaşır suyu, emeklilik, ödenmiş fatura, ve yağda kızarmış börek kokuyor, komşunun radyosundan duyulan tangolar, Aspirin ve piyasanın en iyi zeytinyağı olan Mutfak zeytinyağlarının reklamı, yandaki boş arsada bez topun peşinde koşan çocuklar."

(Lucas'ın Avluseverliği'nden bir bölüm)

Geçenlerde açık havada kitap okuma egzersizi yapmak adına bu kez kararlılıkla Granada’nın sakin meydanlarından birini seçip banklardan birine yerleştim. Neyse ki Cortazar, beni düşünüp kısa bölümler halinde yazmış. Lucas’ın avluseverliğini okuyup kırlangıçları seyrettim. Lucas’ın gezgin şarkılarını okuyup çeşme başında birikenlere baktım. Lucas’ın konser kırıklıklarını okuyup tepemdeki çınar ağacını seyre daldım. Yan bankta oturan iki kasketli amcadan birinin flamenko şarkıları eşliğinde Lucas'ın uzun yürüyüşlerini okudum. O sırada önümden siyah kuyruklu bir telefon geçti. En sonunda Lucas Diye Biri ile Granada’nın o nadide bankının birbirleri için yaratılmış olduklarında karar kıldım.

Cortazar’ın o tuhaf, hazmı zor ve çekici dünyası, dünyaya o çarpık bakışı…Bir yandan Lucas’ın hayatı bir yanda kedilerin aslında telefon olduğunu buluşu, konserde fazladan kulakları çıkan dinleyicileri, un havuzunda (nohut unu) yüzme teknikleri... Neruda’nın hiç Cortazar okumamayı şeftali yememekle eş tuttuğu lafını hatırladım.

Ana fikir: İyi ki edebiyat var! Yoksa dünyaya bakıp iyimserliği korumak çok olanaklı değil.

Yavru fikir : Kediler kuyruklarını salladıklarında bilin ki sizi arayan biri var! Evet, kediler gerçekten de telefon.
a tall tree

Yorumlar

  1. Kızın kırmızı ayakkabı giymesi, bisikletinin kırmızı olması ve sanırım hırka giyiyor olması, kendisini anında sevmem için yeterli oldu! Açık havalarda kitap okumayı ben de çok iyi beceremem, bir kitaba dalmam için illaki odalara kapanmam gerekir sanki... Plajda falan kitap okumam için kitabın polisiye falan olması gerekir, yoksa denize dalar giderim.
    Bu arada buralar ne güzel olmuş, koltuk vs tam misafirlik!
    Çok sevgiler, hep sevgiler
    margot

    YanıtlaSil
  2. Kitap okuyan fotoğrafı çekmek bende bir hastalık! Kırmızı bisikletli kızı da Toronto'da görnüştüm ve parktaki o rahatlığına bayılmıştım. Ben en iyi evde ve yollarda okuyorum. Uzun otobüs yolcululuklarında mesela.

    Koltuk filan biraz tesadüf eseri oldu tabii ama değişiklik hoşuma gitti, öyle bıraktım ben de. Gelenleri bir süreliğine orada misafir edeceğim:))

    YanıtlaSil
  3. Neden bu kadar geç kaldım? Neden? Neden? :)

    Sardunya

    YanıtlaSil
  4. Yeni sayfa düzeniniz çok güzel olmuş ve ayrıca çok haklısınız; iyi ki edebiyat var !

    YanıtlaSil
  5. Teşekkür ederim Ay, beğenmenize sevindim. Biraz blogger'ı kurcalarken tesadüf sonucu gelişti ama sanırım ben de sevdim:))
    Edebiyat, evet, neyse ki var...

    YanıtlaSil
  6. nezle olmuş bir karga nasıl hisseder acaba?Nasıl tedavi eder kendini ya da kargalar hiç nezle olur mu?Merak ettim gerçekten.Evet evet fotoğraf çok güzel.Güzel bir karganın fotoğrafını çektim ben geçen gün.Fındıklı parkında.Yolda öylece yürüyordu karga.Sen,ben gibi.Ellerini cebine sokmuş,eskice ama temiz takım elbise giymiş , yaşlı bir adam gibi düşündüm onu.İlerdeki çayçıda çay içsem mi içmesem mi diye düşünen.Günlük 5 barak limitini evde dolmuştur oysa ki .Doktorunu mu dinlemeli yoksa bir tane şöyle açık,limonlu içmeli mi denize karşı?Açık çay da sevmez ki.

    YanıtlaSil
  7. karga deyince benim de aklıma görmüş geçirmiş, azıcık çirkince yaşlı biri geliyor. biraz kederli biri hatta. fotoğrafını merak ettim şimdi.

    bence kargalar nezle olur, gözümün önünde öyle bir karga beliriverdi hemen:)) ee, nezle olan limonlu çayını da içer herhalde şifa niyetine! biraz homurdanan bir tip, o kesin. nezleye söyleniyordur.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...