Ana içeriğe atla

paco'da kahvaltı

Kahvaltı en sevdiğim öğün. “Kış şekeriyle kaplı” çocukluk günlerini düşündüğümde sadece kahvaltıları hatırlıyorum. Özellikle yatakta yavaş yavaş uyku coğrafyasını terk edip mutfaktan gelen çay (bazen kızarmış ekmek) kokusu ve çay kaşığı sesi (annenin kahvaltı öncesi keyif çayı) eşliğinde yeni bir nesneler dünyasına geçtiğim o tatlı anları. Bazı kış sabahlarında, - özellikle bir önceki gece balkonda unutulan kaskatı kesilmiş çamaşırların kar kokusu dolduruyorsa odayı- çorba olurdu. Ve kimi günlerde şekerli süt kabına doğranmış ekmekler...


tostada spain
Akşam vakti yapılan kahvaltılar vardı bir de. Genellikle bir rutinden kopuşu hissettirdiğinden hep severdim, hala da severim. Ya anne ile baş başa kalınan bir akşam –babalar kahvaltıyı pek sevmez-, ya da aniden çıkagelen yakın bir misafir, kuzenlerin gece yatısına kalışı... Günü bitirmiyorsun da uzatabildiğince uzatıyorsun sanki ya da o günün içinde kendine bir köşe yaratıveriyorsun. Kahvaltı; usturuplu, sınırları belli akşam yemeğine karşı küçük bir başkaldırı!
spain tostada
Burada kahvaltılarımı dışarıda tostada (kızarmış ekmek) ve cafe con leche (sütlü kahve) ile yapıyorum.  (Sokakta oynayan çocukların eline tutuşturulan tereyağlı ekmekler gibi). Kızarmış ekmeğin üzerine sürülmüş tereyağı ile reçelle ya da zeytinyağı ve domates püresi ile. Bazı şehirlerin krosan ve kahveli pahalı (ve yine de aç bırakan) kahvaltılarını hatırlayınca minnettar kalıyorum buradaki 2 euroluk ve ekmekli kahvaltılara. Yani, yaşasın, hala kahvaltı mutluluğunu elimde tutuyorum! Churro (lokmanın top top değil de uzun olarak yapılanı diyebiliriz) da buradaki kahvaltılarda çok seviliyor, çikolata sosuna batırılarak yeniyor. Sadece churro yapan dükkanlar var. Ben churro'yu ikindi çayında yemeyi seviyorum. (Evet, çayla seviyorum ve çikolatasız.)
a cafe in granada
Evin sokağının köşesinde Paco'nun kafesi var. Paco belli ki yıllardır bu köşede. Ne zaman kafeye adımımı atsam, gösterişsiz masalarından birine otursam tuhaf bir ev hissi içinde buluyorum kendimi. Sanki yan odada uyuyormuşum da kahvaltı hazır diye kalkıp gelmişim. Kafenin müdavimleri, masalardan birbirleriyle atışıyor. Herkes birbirini tanıyor. Paco ismimi, nereden geldiğimi bilmiyor ama tanış oluyoruz. Bazen dükkanın dışında sigara içerken görüyorum onu. Selamlaşıyoruz. Fotoğrafta gördüğünüz de Paco'nun azıcık zevzek ama sempatik oğlu. Belki de oğlu değildir, bilemem. Bazı boşlukları işte böyle kafamdan tamamlıyorum. Yalan söylemiş sayılmam, değil mi?

Bir sonraki yazı (kahvaltı hakkında yazarken aklıma geldi doğrusu): Kahvaltıda zeytin yemek miiii??? Que raro!

Yorumlar

  1. Avrupa'da bizden farklı olarak kahvaltıda şekerli yiyecekler daha ağırlıkta bidiğim kadarıyla.Zaten çok kahvaltı sevmem,zor bela ağzıma bir kaç lokma ekmek peynir koyarım,bir de sabah sabah önüme öyle lokma falan konsa tümden bırakırdım bu kahvaltı işini herhalde.Adaptasyonuna hayranım :)
    özlem

    YanıtlaSil
  2. Evet, şekerli yiyecekler ağırlıkta ama ben de pek tercih etmiyorum kahvaltıda. Benim favori kahvaltım simit-peynir ve çay aslına bakarsan. Ama tostada ve kahveye de alıştım baya.

    YanıtlaSil
  3. Öyle güzel anlatmışsın ki Alkım çocukluk kahvaltılarını.Sanki o anın kokusu ve huzuru üstüme geldi.Bende senin gibi kahvaltıyı uzun ve sindirerek yapmayı seviyorum.Oralarda simit var mı bilemiyorum ama geldiğinde mutlaka sahilde simit çay keyfi yapmalıyız.Belki yanında bir omletle ..

    YanıtlaSil
  4. Rahşaaan, simitle çay dedin, kalbimi fethettin! Gelince yapalım mutlaka. Simit yok buralarda. Rahşan da yok:))

    YanıtlaSil
  5. Sonunda okuyabildim, evden yasak, okulda serbest, nasil oluyor anlamadim. O cay kasiginin sesini duydum valla okurken, kar kokulu kazik olmus camasirlarin kokusunu da aldim, cok guzel yazmissin! bu arada fotograflar da cok profesyonel, belirtmeden gecemiyciim:)

    YanıtlaSil
  6. edgciiim,
    benim bu blog işine başlamamın en birinci sebebi,
    biraz önce farkettim yorumunu! mutlu oldum yine. kar kokulu çamaşırlar herhalde çocukluğumuzun ortak anılarından...pazar günü sıkıntısı gibi.
    fotografları beğenmene sevindim, biraz tesadüfler de var tabii işin içinde:))

    YanıtlaSil
  7. edgciim,
    senin yorumuna cevap yazmistim ama nasil olduysa silinmis. baska bir mesajda da ayni durum olmus. bilemiyorum neler oluyor bu blogspota?

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...