Ana içeriğe atla

Endülüs'te bahar

Kimilerine sevinç kimilerine sıkıntı getiriyor bahar. Ben bahar herkese iyi gelir sanırdım. (Öyle olmazmış, arkadaşım Ş. söyledi.) Bu bahar bana daha çok şaşkınlık getirdi sanırım...

Ne zamandır büyük şehrin uzağında bir mevsimi karşılamamışım. Endülüs coğrafyasında bahar beni çarptı! Buraya adım attıktan sonra kendimi doğanın kucağına düşüvermiş buldum ve ondan başka bir şey de düşünmez oldum. İstanbul'da olsam şu sıralarda harıl harıl festival filmlerini çalışıyor olurdum. Burada sinema aklıma gelmiyor bile. İstanbul'a da güzel gelir bahar, etraf çiçeklenir, şenlenir ama ne zamandır bu kadar dolaysız bir tanıklık yaşamamıştım. Bana kaderimin bir oyunu mu bu? Endülüs günlerimin beni sinemanın güzide dünyasından koparıp bir portakal fetişisti yapacağını nereden bilebilirdim? (Lütfen Freudyan yorumlardan sakının!)

Endülüs İspanya'nın mağrur taşrası. Buradakiler işsizlikten, para kazanamamaktan şikayetçi. Ama Granadalılar yine de tutkuyla seviyorlar şehirlerini. Madrid derseniz yüzlerini buruşturuyorlar. Barcelona ise tam bir çılgınlık! Ama Bask bölgesinin yemeklerine bir diyecekleri yok. İspanya'nın en lezzetli yemeklerini aşçıları ile ünlü Basklar pişiriliyor! (Henüz tatmadım) Neyse, yemek meselesine daha sonraki yazılarımda gireceğim. Endülüs, Arapçayla İspanyolca'yı birarada duyabileceğiniz topraklar. Ve zeytin ağaçları, güneş, portakallar, keçilerin ayak izleriyle dolu sıradağlar, boylu boyunca uzanan kırlar, yol üzerinde karşınıza çıkan beyaz kasabalar, sizi kuşatan kokular. Bilmiyorum ki bu coğrafyadan bir Kafka çıkar mıydı? Bence çıkmazdı. Buralarda acı yok demek değil niyetim. İç savaşı ve uzunca bir diktatörlüğü yaşamış bir ülkede bunu söylemeye dilim varmaz. Hatta Lorca tam da Endülüs topraklarının şairi. Ama o bile "Ölürsem açık bırakın balkonu!" demiş. "Bir çocuğun portakal yemesini, ekin biçen orakçıları görürüm belki," demiş. Buralarda hayat size tutunuyor sanki. Burnunuza dayayıveriyor kokuları, portakalları! Hayat tam da böyle yerlerde kendini hatırlatıyor.Güneşin altında unutulmuş bir kayalıkta, kıştan çıkmış bedenini unuturcasına uzandıkça.
İşte Endülüs'te baharla gelen avare düşünceler bunlar...
Ve açılsın balkonlar!!!



* Yine de çok merak ettiğim ve Türkiye'de bir türlü bulamadığım İspanyol filmi Arı Kovanı'nın Ruhu'nu izleyeceğim ama. (O kadar da değil.) Altyazısız olsa da bir şekilde anlayacağım artık. Bu arada TV sayesinde İspanyolca dublaj hakkında epey bilgi sahibi oldum, sıklıkla Belgin Doruk filmlerini andım. Nnnadios!




Yorumlar

  1. Nasıl güzel anlatmışsın.Hele o balkon fotoğrafı beni mest etti.Hiç durmayıp oralara koşasım geldi şimdi.Bir de o takır takır sesler çıkararak raks eden kadınlar Endülüs'tendi değil mi?
    özlem

    YanıtlaSil
  2. O balkondan bende bakıp portakalların kokusunu çekmek istiyorum içime.Aynen dediğin gibi hayat insana tutunmuş oralarda..

    YanıtlaSil
  3. sevgili ozlem,
    senin icin balkon fotosu cekeyim yine. evet, flamenkonun anavatanı buralar. henuz bir gosteriye gitmedim, gidince bahsederim mutlaka:)

    rahsancimm,
    kokulari gonderemiyorum ne yazık ki. kokuyu tarif etmek bile zor aslında. ama aynı benim cocuklugumun kokuları:)bu arada senin icin cektigim bazi fotograflar var. supriz!

    bu arada sevindim blogspota erisilebiliyor olmasina...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...