Ana içeriğe atla

lekesiz zihnin sonsuz günışığı

eternal sunshine of the spotless mind
Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini izledim tekrar. ( “Lekesiz Zihnin Sonsuz Günışığı”. Sil Baştan demeye dilim varmadı.) Filmdeki kar manzaralarını görünce ister istemez karın, lekesiz zihnin temsili olduğunu düşündüm. İnsanlara anlık da olsa geçmişini unutturan ve insanı tekrar çocuk yapan bir görüntü. İnsanoğlu başka türlü (her şeyden önce daha insaflı) bir hayat kurmayı başarabilseydi sanırım bugün kar yağdığında herkes dışarıya fırlayıp bunu kutluyor olurdu. Bu şenlik çocuklara kalmazdı sadece.
Filmi izlerken yine aklıma Emily Dickinson’ın şiiri geldi:

ben hiç kimseyim!
Ben hiç kimseyim! Peki, sen kimsin?
Hiçkimse misin, yoksa?
Biz bir çiftiz, ağzını sıkı tut!
Bilirsin, sürerler adamı yabana.

Ne kadar üzücü, herhangi biri olmak,
Bir kurbağa gibi, çok sıradan,
Hayranlık duyan bir bataklığa
Adını söylemek hiç durmadan*
Hatıralarımızdan vazgeçmek istemesek de hayatta “hiç kimse” olduğumuzu hissettiğimiz o anlara da ihtiyacımız yok mu? Birisi olmanın korkularını, kaygılarını ve alışkanlıklarını, kimi zaman bizi ağırlaştıran ve daraltan o yükünü taşırken mola aldığımız anlar... Yabancı bir şehrin sokaklarını anonim biri gibi adımlarken mesela. Tanımadığımız yüzlerle karşılaştığımız; evimizi, dilimizi, işimizi arkada bıraktığımız o anların farketmesek de hayatta bizi hafifletmek için yaratılmış anlar olduğuna inanırım. Aslında birilerinin (şehir melekleri olmasın?) bize dünyada her şeyin altından kalkılır olduğunu fısıldadığı anlardır bunlar. Kendimizi seçeneksiz veya yorgun hissetmediğimiz, yeryüzünün küçük mucizelerine sırt çevirmediğimiz anlar.

(Clementine'in gücü de buradan gelir. Gölde gece yürüyüşünden, kardan, mandalinadan yani küçük mucizelerden haberdardır.)

Gezmenin de bu mucizelerden biri olduğuna inanırım. Gezmek, kar üzerinde yürümek gibi zihnin lekesiz koridorlarında dolaşmak. Bambaşka bir şehirde bambaşka bir ülkede o yeryüzü yalnızlığından korkmamak ve kendine bir evren yaratma şansını kullanmak, bir kafede isimsiz bir kalabalığa karışmak.

O yüzden hafızamızı silemiyorsak da yorgun düşünceleri savmalı, zihinde yeni bir şeylere yer açmalı bazen. Yolu uzatmalı işten eve dönerken, adsız bir sokağa dalmalı, her gün sokağın köşesinde yatan üzgün bakışlı köpeğe başka bir gözle bakmayı denemeli, ne bileyim hiç yapmadığımız bir şeyi yapmalı, alışkanlığın o yapışkan pençelerinden (Kafka’nın Prag’ı gibi) kendini kurtarıp taze bir hayat parçası yaratmalı.

Hiç kimse olabilmeli bazen. Zihnin lekelerinden azade güneşli bir yolculuğa çıkmalı.


*Şiir çevirisi : Anıl Meriçelli/Ahmet Necdet

Yorumlar

  1. Blogumda size bir sorum var,canınız ister de cevaplarsanız sevinirim :)
    özlem
    http://hepbebegimkal.blogspot.com/2010/11/ankara-guzellemesi-gecikmis-bir-mim.html

    YanıtlaSil
  2. sevgili özlem,
    "ankara güzellemesi"ni okudum. bilmiyorum soruna doğru yanıt verebildim mi :))

    YanıtlaSil
  3. Okuduğun,bıraktığın güzel yorumun için sağol alkim ama ı-ıh sorumun cevabı olmamış.Aynı şekilde bir yazı istiyorum senden.Tek yapman gereken bir zamanlar tutmuş olduğun günlüğünü,blogunu vesaire açıp ordan okuduğun bir cümlenin,bir bölümün sende hatırlattıklarını,hissettirdiklerini yazman.Konu tamamen sana kalmış :)
    özlem

    YanıtlaSil
  4. ben de sorunun cevabını tam veremediğimi hissetmiştim zaten özlem. ev ödevi diyorsun yani:)) peki, yapacağım o halde!
    aslına bakarsın bir zamanlar yazdıklarım epey komikmiş ama dur bakalım...
    sevgiler,

    YanıtlaSil
  5. çok güzel bayıldım... 'Hiç kimse olabilmeli bazen. Zihnin lekelerinden azade güneşli bir yolculuğa çıkmalı.'

    YanıtlaSil
  6. teşekkür ederim. Biraz geç gördüm yorumunuzu.

    YanıtlaSil
  7. Nefret ediyorum bu kadar duygusal olmaktan bazen! Ben çok çabuk ruh hali değişikliklerimle kendi kendini bile bezdiren biriyken,eğer zaten bunalımlıysam,kalbimde kırmzı kalemle üstünden geçilmiş gibi izler mevcutken tam da,içimde sessiz sedasız kapattığım kapılarımı " pat! " diye ardına kadar açacak filmlerden,şarkılarda,ve dahi kitaplardan uzak tutardım kendimi...
    İşte bir önceki " acıya doğru koşarken garip haz duymak " fikrime zıt bir fikir çıktı bile...Söylemiştim,karışığım çokça...
    Bu film,izlerken hep -çok ağladıklarım- arasında oldu...Utanıyorum da şimdi yazarken :) Henüz oturtamadığım evliliğimle cebelleştiğim günlerden birinde, deli gibi aşık olduğum ama hep ama hep yanlış davrandığım kocamla bu filmi izleyip,sarsıla sarsıla ağladığımı, bitirmeden de kapattığımızı anımsıyorum benim yüzümden,en son 4 yıl evvel Çengelköy deki o kocamannnn ve bomboş evimizde soğuk bir sonbahar gecesi...
    Güzel olduğunu ölesiye bildiğim ama kendimi uzak tuttuğum filme bir selam demek istedim belki,yazmadan geçemedim Alkım...

    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel anlatmışsın. Böyle filmler var, evet. İnsan bile bile uzak duruyor. Kimi zaman da canına acıtmak istiyor ve neredeyse sadece sırf bu yüzden izliyor. Tuhafız biz yahu, insanlar yani:)

      Bir de yaşadığın olaylar sırasında izlediğin, o ana eşlik eden bir film kendi bağlamından kopup senin için bambaşka bir anlam kazanıyor. Böyle bir Jerry Lewis filmi vardır, hatırladıkça içimden ağlamak gelir. Kötü bir çocukluk anısına eşlik ettiği için o film benim için hep acıklıdır.

      Sevgiler Delikız!

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...