Bu yıl festivalde seçtiğim filmlerin çoğunun kadın hikayelerinden oluştuğunu farkettim. Papusza, May'in Yazı, Ida, Muhteşem Kedibalığı ve Çöldeki İzler. Çöldeki İzler'i seçerken itiraf etmeliyim ki çölde geçiyor olması, ilham verici hikayesi ve bir yol filmi olması etkiliydi.
Film gerçek bir hikâyeye, 1977 yılında 2700 kilometre yürüyerek Avusturya çölünü 9
ayda geçen Robyn Davidson’ın yolculuğuna dayanıyor. Robyn daha sonra seyahatiyle
ilgili yazdıklarını bir kitap haline getiriyor. Film de bu kitaptan
uyarlanıyor.
Robyn,
bağımsızlığına düşkün, içe dönük bir genç kadın. İnsanlarla bir arada olmaktan,
konuşmaktan pek hoşlanmıyor fakat köpeği Diggity’yle dokunaklı bir ilişkisi var,
çöl yolculuğu için tanıştığı develerle de hemen bir yakınlık kuruyor. Hayvanlarla kurulan o sessiz iletişimin güzelliği... İki yıl boyunca
hem seyahatte yanına alacağı develeri yakından tanımak hem de para kazanmak
için çiftliklerde çalışıyor. Yolculuğuna finansal destek sağlayan National
Geographic, belli duraklarda buluşmak üzere yanına, Robyn’in istemediği kadar konuşkan,
fazlaca hevesli fotoğrafçıyı, Rick Smolan’ı (Adam Driver) gönderiyor.
Biz bir yandan
Robyn, köpeği ve dört devesiyle güneş altında, kızıl kum tepelerinin arasında
yürüyor, bir yandan da geçmişindeki trajik bir olaydan ara ara sahneler
görüyoruz. Ne hissettiğini açık etmeyen kahraman hakkında biraz daha bilgi
sahibi olmamızı amaçlamış bu sahneler, nedense insanın üzerinde istenen etkiyi
yaratamıyor, bir hoşluk, lirik bir anlatım olarak öylece bir kenarda kalıyor.
Fakat bence filmin
en büyük kusuru, bu gerçekten kendince bir meydan okuyuş olan seyahatin,
yönetmen eliyle daha evcimen bir macera yolculuğuna dönüşmüş olması. Çölün
yerlilerinden biri “Burada ölmek için şanssız olmanıza gerek yok,” diyor
filmde. Ne var ki Robyn yolculuk boyunca hastalanmıyor bile. Tüm o referansların,
işaretlerin silindiği yerde, düpedüz bir yalnızlık coğrafyasında eski bir
pusulayla yolunu hiç şaşırmıyor. Biz de yaşadığı zorluğa ikna olmak için
Robyn’in çatlayan dudakları, güneşten kabarmış teni, erimiş sandaletleriyle
yetiniyoruz.
Film boyunca –ilk
baştaki çiftlik kâhyası hariç- karşılaştığı insanlar da bir şekilde yardımına
koşuyor. Bir aborjin, fotoğrafçının özel hayatlarına saygısızlık etmesine
rağmen kadın olduğu için geçemeyeceği kutsal topraklarda Robyn’e eşlik ediyor. Çölün
ortasında konuk olduğu bir evde, bir geceliğine de olsa temiz çarşaflarda yatıyor,
evin kadını onu kendi elleriyle yıkıyor, saçlarını tarıyor. Sürekli terslediği,
şapşal fotoğrafçı onun için arabasıyla kilometreler tepiyor ve güzergâhına su
bidonları bırakıyor. Bu “develi kadın”a gösterilen özenin nedenini bilmiyoruz.
Sanki iki yılını çiftliklerde, tüfeklerin ve deve dışkılarının arasında geçiren
Robyn değildir, bunları hiç düşünmemiştir. Zaten fotoğrafçıyla dokuz ayda topu
topu üç kere karşılaşmış oldukları halde filmde neredeyse ne zaman yüzümüzü
çevirsek karşımızda fotoğrafçıyı görüyoruz.
Filmde kendi adıma,
o haşin coğrafyada yalnız olmanın, dokuz ay boyunca geceleri o ıssızlıkta,
gökyüzüne bakarak yatmanın insanda yaratacağı hissi, Robyn’in hayatın biz-her-gece-evine
dönen-fanilere görünmeyen bir yanını keşfetmesini görmek istedim. Fakat Robyn’in
ne yaşayıp ne hissettiği, bu yolculuğun onu –fotoğrafçıyı sonradan sevmesi
dışında- nasıl dönüştürdüğü bir muamma. Yönetmen John Curran belli ki böyle
olsun istemiş ve Robyn’i de fazla yalnız bırakmaya gönlü razı olmamış.
Bütün bunlara
rağmen ben severek izledim Çöldeki İzler'i. Daha önce Alice, Jane Eyre
rollerini üstlenen Mia Wasikowska,
bu filmde tam da “kadın başına” bu gözüpek yolculuğa çıkacağına bizi
inandıracak bir karakter yaratıyor. Nefis çöl manzaraları ile birlikte senaryonun
eksiklerini kapatıyor ve gezginlere yol filmlerinin o kışkırtıcı ruhunu üflüyor.
Ve Alice Springs’te
başlayan bu uzun yolculuk Hint Okyanusu’nda son buluyor. İtiraf etmeli ki, kirpiklerinde
biriken çöl kumunu –ki film boyunca o toz insanın üzerine yağıyor neredeyse-
Hint Okyanusu’nda atan Robyn’i görmek insanı o yolculuğu yapmışçasına rahatlatıyor
ve insana sonu denizde biten güzel filmleri anımsatıyor.
*Yazını bir kısmı daha önce paralel sinema'da yayınlandı.

Sevdiğim bir filmdir. Hatırlttığınız için teşekküler.
YanıtlaSil