Ana içeriğe atla

can sıkıntısı üzerine

Mystery and Melancholy of a Street - Giorgio de Chirico

Çocukluktan bu yana koruduğum köklü hislerden biri de can sıkıntısı. Çocukken onu neyle ilişkilendirirdim hatırlamıyorum. Annem çekmeceli dikiş kutusunu çıkarırdı, önümde renkli düğmeler, kurdeleler kat kat açılırdı, oyalanırdım azıcık oyalandığımı bilmeden.

Can sıkıntısı aklıma Giorgio de Chirico’nun resimlerini getiriyor. Bu resimler sanki çoğunlukla öğle vaktini anlatır, insanlar güneşin en tepede olduğu zamanda evlerine çekilmişlerdir. fakat nedense gölgeler alabildiğine uzundur. Hatta aslında o hapsolduğu gövdeden kopup bağımsız bir hayata doğru kaçacak gibidir. Kocaman meydanlar, binalar…Tekdüzelik ve etraftaki her şeye sinmiş hayatsızlık.

Son zamanlarda sıkça karşılaşır oldum bu ressamla. Naipaul’un Türkçe’ye yeni çevrilen kitabı (The Enigma of Arrival / Gelişin Bilmecesi) da ismini bu ressamın tablosundan almış. Truman Capote’nin “Yerel Renkler”* isimli kitabında da zaman zaman anılıyor. Nedense zihnim Capote’yi Scott Fitzgerald’la birleştirme eğiliminde. İkisinin aynı insan olmadığını hatırlatmam gerekiyor kendime. Bu arada, Muhteşem Gatsby’yi izledim uçak yolculuğunda. (Film izleme hikâyem o derece acıklı bir noktaya geldi. Kışın soğuk günlerinden umutluyum ama.) Filmi sevmedim, fazlasıyla gösterişli, sirki andırır bir hali vardı, insanda bir baş dönmesi yaratıyor. Gatsby karakterinin savurganlığı yönetmene de bulaşmış. Bugünlerde böyle savurganlıkları içim hiç kaldırmıyor. "Büyük paralar"... (DiCaprio iyiydi ama, versinler artık bir Oscar, diğerlerinden ne eksiği var?)
Okuduğum kadarıyla Capote de can sıkıntısını iyi bilen yazarlardan. Camus'nün Yolculuk Günlükleri'ni okurken de -ki döne döne okuyabilirim o kitabı- onun hakkında böyle düşünmüştüm. Belki de yazmak için ön şarttır, bilmiyorum. New Orleans’ı şöyle anlatmış Capote:
"New Orleans sokaklarının uzun, yalnız bir perspektifi vardır; boş saatlerde bu çevre Chirico resimleri gibidir ve masum bir yüz, uzakta yürüyen rahibeler, bir pencereden yana doğru sarkmış, şişman, siyah bir kol, dar bir sokakta çömelmiş, havaya sabun köpükleri üfleyen ve yükselip patlayışlarını hüzünle seyreden, yalnız bir siyah çocuk) dehşet niteliklere bürünüyor."

Capote’den şimdiye dek bir şey okumadım, mesafeliydim ve biraz da önyargılıydım kendisine. Şehirler hakkında bir deneme kitabı bulunca kaçırmak istemedim. Hiçbir Şeyi Beğenmeyen Arkadaşım’ın ağzından bir tek onun romanı hakkında iyi bir söz duymuştum, gerçi “bilmem kaç yıl önceydi, şimdi okusam belki onu da beğenmem” diye de eklemişti. Anna Karenina’da Tolstoy’un zaman zaman Levin üzerinden verdiği vaazlar benim de içimi daraltmıştı ama Anna’nın hatrına susmuştum. Romanlarla ilgili bir o konuda uzlaştık sanırım.

Bahsettiği şehirlerin çoğu bana tanıdık değil ama kendine has bir üslupla anlatmış Capote. Bir çocuk için bu kent neşesiz bir yerdir,” diyor New York için. (Ben bu lafı İstanbul için söylemek istiyorum.) Bilmem ki şimdi ne düşünürdü. Şimdiki çocukların neşesi bizim çocukluğumuzdaki neşeden farklı gibi. Neşenin en kötü yanı çabuk solabilmesi. İnsan biraz daha kalıcı olsun istiyor. Venedik içinse "karnavalımsı tonlar içeren bir müzeye, kapısız, her şeyin birbirinin içine girdiği kocaman bir saraya benzer. Bir gün içinde hep aynı yüzler bir cümlenin edatları gibi tekrarlar," diyor. 

 Holywood'u ise şu sözlerle anlatıyor:
Çünkü orası yine, gerçi gizlenmiş de olsa ay yüzeyiydi, her yerin hiçbir yeriydi, ama her şeyden önce kıtanın bu öbür ucunda sadece en Amerikan olan her şeyin yığıldığı bir yer bulduğumuz nasıl da doğruydu. Şeytanların yüreği gibi atan petrol pompaları, kullanılmış araba çöplüklerinden oluşan bulvarlar, süpermarketler…"

"Otomobiller parlak sessiz bir sel halinde kayar gider ve benim bembeyaz caddede hareket eden gövdem bir Chirico resmindeki tek canlı öğe gibidir," diyerek yine ressamı anıyor. Kitabın bir yerinde de “bir düşün ölümü gerçek ölüm kadar acıklıdır aslında. Ve düşünü kaybedenlerin isteği o derinlikte bir yastır,” diyor.

O gün Taksim Meydanı da bana Chirico resimlerindeki donuk kareler gibi geldi. İstanbul’da yaşarken, gözümüzün önünde çirkinleşen bu şehre, yavaş yavaş öldürülen bir düşmüş gibi bakıyorum. “Güzel” diye yapılanda da bir sahtelik, göstermelik bir cila. İki gün önce Tepebaşı bulvarının yanından yürürken kentsel dönüşüm levhalarını, gözleri oyuk yaratıklar gibi görünen boş apartmanları gördüm. Şehrin ciğerleri sökülüyormuşçasına bir üzüntü hissettim. “Yeni” olana duyulan tereddütsüz (ve ölçüsüz) hayranlık, şehri ele geçirmiş şantiye canavarı, tektipleşme ve şehir merkezinden uzaklaştırılan "itibarsız" insanlar. Ve tabii “büyük paralar.” Bu düzen insanı ürkütüyor. O gün Lalezar’a gidip çorba içtik, hala orada olmasına şaşırdım.

Can sıkıntısına dönersek bu kadim hissin ne kadarı bu şehre, bu memlekete ait acaba?

Birkaç gündür, Öznur’un aldığı İlk Şarkılar albümünü dinliyorum. Benim yeni çıkan albümlerden pek haberim olmaz o söylemese/almasa. Kadıköy’de ufak bir kafede buluştuk, onun büyük bir kayıp yaşamasından dört gün sonraydı. Uzunca bir süre, solgun öğle güneşi altında her zamankinden daha sakin bir ruh halinde oturduk. Çay içtik, gözlerimiz doldu, biraz ağladık, bir makarna yemeğini paylaştık. Yaz hayalleri kurduk. Onunla çarşıda dolaşıp elbise beğenmişliğimiz çoktur “tam yazın sahilde giymelik” diye diye almadığımız, buradaki hayatımıza ait göremediğimiz elbiseler… Sonra yine çay içtik. Eve gelir gelmez de bu şarkıları dinlemeye koyuldum. Ezginin Günlüğü’nün ilk zamanlarını anımsattı. Hüzünlendim, hüznün can sıkıntısından çok daha güzel olduğunu düşündüm. Öznur'la birbirimizi arayıp "ne güzel değil mi?" dedik, birbirimize en çok hangi şarkıyı sevdiğimizi söyledik. Chirico’nun gölgesinden bihaber karakterleri gibi, dişleri sökülen bu şehirde yine de oyunumuza devam ediyoruz işte. Herhalde bu da dikiş kutusundan hallice:) Varsın olsun.

*Kitabı Süha Sertabiboğlu çevirmiş.

Yorumlar

  1. yazıların aralıklı olunca her yazıdan sonra galiba bu son yazıydı diyorum. o yüzden çok sevindim!
    :P
    suzin

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. merhaba suzin,
      bu kez mahlası eklediğin gözümden kaçmadı;)

      Sil
  2. ressamın burayakoyduğun resmine bakarak, kesinlikle can sıkıntısının resimlerini yapıyormuş :) Harika bir anlatım :)
    ve İstanbul... yaşamıyorsak da hepimizin şehri aslında, ama bir avuç kişi mahvediyor onu...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. N.Narda merhaba:)
      Aslında yukarıdaki resim bana kalırsa tam da "pazar sıkıntısının" resmi!

      İstanbul'da yaşayanlar olarak sıkıntısıyla öylesine haşır neşiriz ki tüm dünyanın bu çukurda yaşadığı hissine kaptırıyoruz kendimizi. Bence klostrofobik bir dünyası var bu şehrin:) Vapurları, denizi olmasa ne yaparmışız bilmem.
      Umarım sen bu açıdan daha ferah bir yerde yaşıyorsundur. Çok sevgiler.

      Sil
  3. nüfus yönünden ferah, ama şehircilik açısından kötü : İzmir :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. geniş balkonların şehri:) şehircilik konusunda haklısın. yine de izmir'de yaşayanlar halinden daha memnun sanırım. sevgiler narda.

      Sil
  4. ne bunaltıcı bir resim gerçekten, insanın içinde sağdaki binayı itekleyip kendine bir alan açma isteği uyandırıyor, hele o beyaz binanın uzayıp durması.. çember çeviren bir çocuk başka hiçbir resimde bunca sıkıntı hissi veremezdi sanırım, ayhh daha fazla bakamayacağım sanırım:)

    geçen hafta yolculuk ederken kendi kendime hep şunu söyledim: daha fazla seyahat etmelisin, işte şimdi konuyu hemen senin yazına bağlayacağım:) bence o daracık yoldan geçmenin işte o binaları falan aralayıvermenin yollarından biri bu, sen bu konuda benden çok daha deneyimlisin gerçi bana söz düşmemeli bu konuda:)

    taksim’e gitmeyeli çok uzun zaman oldu, son zamanlarda ne durumda hiç bilmiyorum, gittiğim zamanlarda da eski tadı hiç bulamadım zaten, eskiden öğrenciliğin verdiği heyecanla her şey gözüme güzel mi görünüyordu yoksa oraların değişmesi mi sebep bilmiyorum, her ikisi belki de.

    arkadaşınla görüşmenizi ne güzel anlatmışsın,üzücü, hüzünlü bir an oysa, kelimelerin dikiş kutusundan çıkan renkli düğmeler gibi iyi geliyor insana.

    bu arada dikiş kutusu karıştırmak en büyük zevkimdi çocukken, bir de kumaş parçalarının biriktirildiği torbaları :)

    çok çok sevgiler alkımcım. arkadaşına tanımasam da çok selamlar, sevgiler. umarım kısa zamanda iyi hisseder, sonra aldığınız elbiseleri giyip bir yaz akşamında sahilde oturup yeni hayaller kurarsınız.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. zerka,
      o binayı itekleme fikri -bayıldım buna- hiç aklıma gelmemişti, -ama senin aklına gelmesine de şaşırmadım:) hakikaten ne duruyoruz, itekleyelim!!!

      ben de seyahat etmek konusunda aynı fikirdeyim. fakat dönüşlerde de kendime gelemiyorum bir türlü, o eski hayatıma birden, fazlasıyla yabancılaşıyorum. sırf kendi hayatını başka gözle görmek için bile seyahat, yapılası bir şey.

      taksim'e ben de daha az gidiyorum eskisine göre. ben bayağı bayağı kadıköy'lü oldum. sonradan görme:) balık pazarını, eski pastanelerini (hala var bir iki tane), kitapçılarını ve hatta kitapçı kedilerinin isimlerini filan iyice öğrendim, sahiplendim.

      dikiş kutusu senin anılarında da yer etmiş demek ki. parça kumaşlara da aşinayım. hatta "parçacı"lara giderdik annemle.

      arkadaşıma selamını söyleyeceğim, çok sevinir! elbise giydiğimiz yaz akşamı hafiflemek gibi bir şey bizim için. bakalım ne zaman yapabiliriz bunu? onun dışında kimi zaman yaşadığımız sahneler edward hopper'in tablolarından fırlamış gibi geliyor. (bu arada, o tablolardaki ortamları canlandırdıkları bir belgesel var şu sıralarda gösterime giren. adı shirley.)

      sevgiler zerkacım. özlemişim seninle konuşmayı.

      Sil
  5. alkımcım, yazılarını çok özlemişim, seninle kitaplar üzerine sohbet etmeyi de hemen yine özledim zaten. ama can sıkıntısı ve amerikanın güneyinden bahsedince carson mcculler'sı ve özellikle de düğünün bir üyesini anmamak olmaz. kızgın ve nemli güney güneşinde koca bir yazın sıkıntısını, kasvetini ne kadar da iyi anlatır.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. cardamom, ne iyi hatırlattın! aslında bir yazı da yazmıştım yalnız bir avcıdır yürek'teki mick karakteriyle ve onun iç sıkıntısı ile ilgili. belki bir gün onu da buraya koyarım. uzunca bir yazı gerçi. düğünün bir üyesi''nde de aynı sıkıntılı karakter var. yaz sıkıntısı, aslında bana da çok yakın geliyor mersin'in yazlarına maruz kalmış biri olarak. kitaplardan konuşmayalı olmuş bayağı, değil mi? bir an önce bu açığı kapatalım:)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...