Ana içeriğe atla

lorca'nın evi


granada lorca museum








Meyve ağaçları arasında bir ev. Yaz başında gidiyorum, dallardan salkım salkım yeni dünyalar sarkıyor. Şairin “yeni dünyalar"la çevrili evi. Nar, erik, elma, ayva, incir ağaçları. Erikler var; sert, ekşi erikler... Dayanamayıp birkaç tane koparırken bir adam geliyor. Bana kızacağını düşünüyorum ama adam gülerek elini karnına götürüyor, karnını ovuşturarak "Erikler daha olmadı, şimdi yersen miden ağrır", diyor. Bilmez miyim, ama bizde böylesi makbul.

Elimde Lorca'nın bütün şiirlerinin olduğu (çev. Erdoğan Alkan) bir antoloji var. Şiirlerinde ağustos böcekleri, kertenkeleler geziniyor. ("Timsah parmakçocuğu" diyor Lorca kertenkelelere.) Sarmaşıklar, ıtırlar, ısırganlar, kırlangıçlar, serviler, mersinler. Örümceğin gerdiği ipek yollar. Komşu mutfağın tenceresinde kaynayan portakallar. Manolyalar, tatlı güneşler, yersiz yurtsuz esintiler. Cüce yeller. Sivrisinekler. Ve Serüvenci Bir Salyangozun Yolda Rastladıkları. Salyangoz: "Patikanın bilge burjuvası".

Çingeneleri yazıyor Lorca, onların şarkılarına vuruluyor. Franco İspanya’sında "Kafalarında hayali tabancalardan oluşmuş bir garip dünya” olanlar tarafından yaka paça evlerinden çıkarılan, öldürülen Çingenelerin tarafını tutuyor. Kendisi de bir gece baskınıyla alınıp kurşuna dizilenlerden biri oluyor. İspanyol Muhafız Baladı'nda anlattığı muhafızlar tarafından: 

Binmişler nalları kara
tığ gibi arap atlara
Mürekkep, mum lekeleri
parlıyor urbalarında
Ağlamayı bilmez onlar
çünkü kafataslarında
beyin yerine kurşun var
ve ruhları parlak deri.
Sırtları çıkmış, karanlıkta 
Geliyor uzaklardan.
...
granada lorca museum
Yazın ailecek geldikleri bu ev, Huerta de San Vicente sadece rehber eşliğinde gezilebiliyor. Yerlerde damalı taşlar, aydınlık bir merdiven boşluğu, yeşil panjurlar. Güneşli bir ev içi. Küçük bir salonda piyanosu, yaptığı resimler. Mutfakta ocağın üzerinde sıralanmış cezveler, çömlekler. Geceleri kızkardeşleriyle evin terasında battaniyeye sarınıp Granda'nın göğünü seyrediyorlar. Gece sefalarının ve yaseminlerin kokusunu çeke çeke, şairin dediği gibi  bu baygın kokuların verdiği "lirik bir baş dönmesi" eşliğinde.

Tuhaf bir şey sevdiğiniz şairin evini ziyaret etmek. Evini görmek onun karnına dokunmak gibi bir şey. Sanki az önce buraydı, kahvesini içip çıktı. Kızkardeşleriyle bahçede çektirdiği, güzel havaların tüm iyimserliğinin hissedildiği bir fotoğraf. Üst katta Lorca’nın tiyatro oyunlarının afişleri.
Küçücük odasında (Fotoğrafta ikinci katta, en soldaki pencere Lorca'nın odasına ait.)sabah güneşini görene kadar çalıştığı yazı masası, karşısında yatağı. Bu ufak yatağın üzerinde annesinin ördüğü dantel örtüyü görünce çözülüveriyorum. Herkesin anne karnına çekilircesine kıvrıldığı bir yatağı var mutlaka. Ama herkesin ömrü yettiğince bir hayatı olamıyor işte. Bu güz gününde bunları düşününce nedense içim daha çok burkuluyor. Hayatı böylesine sevenler sanki birileri tarafından hep cezalandırılıyor. 

(Solda Lorca'nın "El Beso" (Öpücük) adlı resmi, 1927)

Yorumlar

  1. Aklımda kalan dizeleri dışında (kazınmıştır belleğime nedense "Bilirim de yolları / Varamam Kurtuba'ya (Córdoba)" dizeleri) açıp pek çok Lorca şiirini, Lorca'nın içinden geçtiği filmleri anımsamam vesile oldunuz. Çok iyi oldu, iyi geldi.

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Ay, sanırım o dizeler çoğumuzun belleğie kazınmış...Bu arada anımsadığınız filmleri merak ettim. Lorca deyince benim aklıma sadece Saura'nın Kanli Düğün'ü geliyor. Bir de şairin hayatını anlatan -yakın zamanda çekilen- bir film var sanırım.

    YanıtlaSil
  3. Evet Saura'nın filmi ilk akla gelen. Diğeri Paul Morrison'un "Little Ashes" filmi. Bir de ismini anımsayamadığım bir film var, salt görüntüler var gözümde, muhtemelen TV'de izlediğim, doğrudan Lorca ile ilintili olmayan ama katledildiği sahnenin geçtiği bir film. Lorca ile ilgisi yok ama dönemle ilgisi olan Fernando Arrabal'ın "Viva La Muerte" filmi de kayda değerdir.

    YanıtlaSil
  4. Teşekkür ederim Ay. Filmleri listeme ekledim.

    YanıtlaSil
  5. Ne demek sevgili nezleli karga...Bu arada utanarak yazıyorum ki hafızam beni yanıltmış. Arrabal'ın "Viva la Muerte" filminin içinde Lorca yer alıyor... Aklıma takıldığından filme dün gece tekrardan hızla göz atttım ve gördüm.

    YanıtlaSil
  6. son paragrafta cozuldum ben de. hayat aslinda dayanilmayacak kadar yurek burkucu oluyor bazen degil mi. hayati boylesine sevenlerin cezalandirildigi bir yer. ne guzel anlatmissin...

    YanıtlaSil
  7. Sevgili Ay, benim de aklıma sonradan Endülüs Köpeği filmi geldi. Dolaylı bir ilişkisi var aslında. Bir zamanlar Dali ile yakın olan ve hatta ona aşık olan Lorca, Dali tarafından reddediliyor. Dali o sıralar, (Lorca'yı da biraz horgören) Bunuel ile takılmaya başlıyor. Ardından da o meşhur film yapılıyor. Lorca, filmin isminin kendini anlattığını düşünerek alınıyor.
    Bu arada bahsettiğin iki filmi de izlemek istiyorum. Tekrar teşekkürler...

    YanıtlaSil
  8. edgciim,
    Beni oldum olası etkilemiştir Lorca'nın hazin sonu. Bildiğim kadarıyla cesedini de bulamıyorlar.
    Lorca'nın hayat sevgisini ise görmemek mümkün değil. Şiirlerinde bir yerlerden fışkırıyor. Ölümden bahsederken bile sanki içinde hep gizli bir isyan taşıyor.
    Dertlendim yine...

    YanıtlaSil
  9. Sevgili nezleli karga, "Endülüs Köpeği" başucu filmlerinden biridir. Pek severim Dali'nin “istenmeyen rüyaların taklidi" diye yorumladığı bu filmi.
    Umarım seversiniz diğer iki filmi..."Viva la Muerte" anlatılamayacak kadar etkili bir film. Lorca ile ilgili linke ulaşabilirsiniz şuradan; http://www.youtube.com/watch?v=aXKdezKlz4U

    YanıtlaSil
  10. Bu kısacık bölüm bile çok dokunaklı. İzleyeceğim mutlaka. Viva La Muerte'nin ismini duyuyordum hep. Şimdiye kadar izlemediğime hayıflandım.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...