Ana içeriğe atla

neşeli kadınlar arasında -I

Şebnem İşigüzelNeşeli Kadınlar Arasında” adlı denemesinde, deniz kıyısında karşılaştığı, tombullaşmış vücutlarıyla pek dertleri olmayan, yaşını aldığı halde zincir askılı mayolar, çiçekli rengarenk pantolonlar giymekte beis görmeyen, kendini bu yaş grubu için tasarlanmış sıkıcı, lacivert trikolara mahkum etmeyen “neşeli kadınlar”dan bahseder (Ramize Erer’in tabiriymiş). Bu kadınlar için “gençlikleri ne zor şartlarda geçmiş olursa olsun evlerini, gönüllerini cennete çevirmeyi bilmişlerdir,” der.
Yukardaki neşeli kadın tabiri, aklıma Toronto günlerinde otobüs duraklarında karşılaştığım, bana “sweetheart” diye hitap eden, kahkahası tüm otobüsü canlandırmaya yeten, iri küpeli siyahi kadınları getirdi. Kolay bir hayatlarının olmadığını tahmin ettiğim bu kadınlardan gelen tatlı selamla çözülür, bir kez daha “yabancıların şefkatine”  inanırdım.
Bu neşenin kaynağını ise kaygısızlıkta değil, tam tersi, çeşit çeşit kaygılarla tanışıp onlara nanik yapma cesaretinde görüyorum. Etrafıma baktığımda bu cesaretimizin gitgide eksildiğini hissediyorum. Kendini, hayatını fazlasıyla ciddiye almaktan yorgun düşmüş, kaygılı, bir lavabo tıkanmasından dahi çabucak kendine hayal kırıklıkları yaratan insan toplulukları....
Mutfak cini Julia ile kaygılı peri Julie
Bu neşeli kadın meselesi Julie & Julia filmindeki, Julia Child karakteriyle aklıma geldi. Bu filmde birbirine paralel olarak farklı dönemlerde yaşamış iki kadının hikayesi  anlatılıyor. Birinde 1950li yıllarda yaşayan Julia’yı, diğerinde 2000li yıllarda yaşayan Julie’yi görüyoruz. Julia, Paris’te yaşayan bir Amerikalı. Bir yandan Fransızca’yı diğer yandan Fransız yemeklerini öğrenmeye çalışır. Sonunda da Julie’ye ilham olacak yemek kitabını yazar. Julie ise yeni evli bir genç kadın, Manhattan’da sevmediği bir ofis işinde çalışmakta, tekdüze hayatına anlam katabilecek bir uğraş aramaktadır. Bir yemek blogunda karar kılar. Bir yıl boyunca Amerikalılar’a Fransız yemeklerini sevdiren Julia Child’ın tariflerini deneyip blogunda yazacaktır. 
Julia Child (Meryl Streep'in yadsınamaz katkısıyla) bizi sahici bir “neşeli kadın” olduğuna ikna ediyor. Hiç de öyle televizyonlarda gördüğümüz, elinin ölçüsü şaşmayan, üzerine sos sıçratmayan hatasız aşçılardan da değil. İnsan Julia Child’ın yemeklerle olan tutkulu ilişkisine ister istemez imreniyor. Julia Child’ın bulaşıcı neşesi, performans kaygısıyla kuşatılmış Julie’ye tam anlamıyla geçemiyor. Julie ördek doldururken bile fazlasıyla melankolik…Her an zavallı ördeğe ve hayata küsmeye hazır.

Tabii Julia, Paris’te her gün yeni bir şeyler keşfettiği bir hayatı yaşarken Julie Manhattan’da neon ışıklarla aydınlatılmış bir pizzacının üstünde karanlık bir dairede yaşıyor, gündüzleri bir ofiste sürekli çalan telefonuyla birilerini inanmadığı şeylere ikna etmeye çalışıyor. Julia, Paris’in türlü yiyeceklerini satıldığı sokak pazarlarında alışveriş yaparken Julie malzemelerini süpermarketlerin çiğ ışığının altında seçiyor. Yine de nedense Julia, bizi her yerde Julia olacağına inandırıyor. Julie de öyle...

Film biraz tuhaf sona erse de filmden çıkınca aklınızda Julia’nın şen mutfağı ve kıkırdamaları kalıyor. Julia Child'ı özlemeye başlıyor, en kısa zamanda bir "gün"e filan gidip neşeli kadınların, keklerin ve çay kaşığı şıkırtılarının arasına karışmayı hayal ediyorsunuz.

Bu arada Şebnem İşigüzel'in plajda leopar desenli pareolarını sarınan neşeli kadınlarının hikayesi de -neşesizlerin kötü bakışları altında- hep birlikte söylenen bir ABBA şarkısıyla son buluyor.

 *Neşeli Kadınlar Arasında - II 
Resim: "Sahilde Koşan Kadınlar", Picasso.

Yorumlar

  1. Ne güzel anlatmışsın Alkım.
    Aklıma bizim buralardaki neşeli kadınlar geldi. Pazarcıya "hayatım" diye hitap edenine denk geldim geçenlerde. Pazarcı yaşlı bir adamdı, gözleri yeşildi. Bizimki adamın "gözlerine kurban oldu". Pazarcı ve ben dumur olduk. O güle oynaya pazar arabasını tıngırdatarak uzaklaştı.

    YanıtlaSil
  2. İşte tam bir "neşeli kadın" hikayesi!Bayıldım..."Gözlerine kurban olurum" diyen kadını gözümün önünde canlandırabiliyorum...

    YanıtlaSil
  3. "julia benden nefret ediyooo" deyip aglayarak kendini yataklara atislar, sulu gozlerini silip mutlu poz takinarak muzede fotograf cektirmeler. bu kadar yapaylik ve samimiyetsizlik icinde ben bu filmden nefret ettim, nefret. ancak meryl streep'in cikacagi sahneleri bekleye bekleye bitirebildim. bunu da biriyle paylasmak cok iyi geldi, oh.

    YanıtlaSil
  4. Julie'yi güzel özetlemişsin:))
    Ben de sadece Julia'nın hikayesi olsaydı keşke dedim. Julie'nin sürekli memnuniyetsiz hali bir yerden sonra çok fazla geldi...

    YanıtlaSil
  5. Eskiden çalıştığım bir ofis de bir arkadaşımın günlük attığı kahkaha sayısı epey artmıştı.Yanına gidip sorun nedir dedim :)Neşeli kadın maskesi bir anda düşüverdi ve boşanmak üzere olduğunu anlattı!İlginç olan ağlamaklı gözleri ama gülen dudakları vardı.Şimdi her neşeli kadının ardında sulu gözler olduğunu düşünürüm :)

    YanıtlaSil
  6. Evet bence de neşe iyi bir maske kimi zaman...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...