Ana içeriğe atla

Müjde Ar'ın Kadınları

(Bu akşam aşağıdaki yazıyı bloğa koymaya çalışırken zorlandım, unutmuşum. Ah ah nerede o top sektirdiğimiz günler. Zaten bugün evimin önündeki o kendi halindeki Temel Baba Büfe'nin "Arda Büfe" olduğunu fark ettim.  Yeni, gıcır gıcır bir tabela. Oturaklar, masalar değişmiş. Fazla parlak fayanslar, fazla aydınlık lambalar...Tosta salça süreyim mi diyen, bayramlarda sütlü neskafe ve çikolata ikram eden güleryüzlü bir Ali Bey vardı, o filan gitmiş tabii. Yok. Üzüldüm, karantina günlerinde hiç bir şey almamıştım büfeden. Ali Bey'le sohbet bile edememiştim, bilseydim böyle olacağını...Alttaki kitapçı taşınmış, tabelası sökülmüş. Ah ah... Neyse... Bu akşam bir yazıyla uğraşırken aklıma Pera Sinema'da yazdığım başka bir yazım geldi. Müjde Ar'ın filmleri hakkında. Paylaşayım izninizle...)

Müjde Ar... Seksenli yılların yerli sinemasının o tanıdık çehresi...Ne Sultan gibi erkeklerin hepten akıllarını başlarından alır, ne Fato gibi onlardan biriymiş gibi erkekler arasında kabul görür, ne de Filiz Akın gibi sarışınlığı ve edasıyla erkeklere ulaşılmaz görünür. Müjde Ar’ın kadınları aşkları, kusurları, hayalleriyle, şaşaalı günleri belki biraz geride kalmış olsa da Yeşilçam’ın değil bu toplumun kadınlarıdır, karşı mahallede oturur. Hisseden, düşünen, isteyen kadınları Yeşilçam’a hatırlatır. Ah Güzel İstanbul’da oynama teklifini reddeden Türkan Şoray, Müjde Ar’ın oyunculuğunu gördükten sonra “sen cesaret etmeseydin, biz de edemezdik,” der Müjde Ar’a. Şoray kanunları böylece yıkılır.

Müjde Ar’ın kadınları büyük sevdalar yaşamak ve o zamana kadar gördüğünden daha büyük bir hayat kurmak için elinden geleni ardına koymayan kadınlardır. Bu dünyayı aşkla alt edebileceğine inanır, gönlünce sever, gönlünce sevişir, ona Yeşilçam kanunları ona vız gelir. Kâh sakızını koluna yapıştırıp öpüşen Fahriye (Fahriye Abla) olur; kâh yeğeni Umur’u suç ortağı yaparak yanına alıp tenhalarda sevgilisiyle buluşan Üftade (Teyzem); kâh arabasıyla yeniyetme sevdiğinin kapısında sabahlayan Benli Meryem (Dağınık Yatak). Vasfiye (Adı Vasfiye) olur, sevdiğine kendini zorla kaçırtır. Bir genelevin kirli çarşaflarının üzerinde, Kamil’in (Kadir İnanır) yanında tüm fahişe kimliğini çıkarır gibi saçından tek tek tel tokalarını çıkaran Cevahir (Ah Güzel İstanbul) olur. Şampuan köpüğüyle Naciye’ye dönüşen Serap (Aaahhh Belinda) olur.

“Bu hayat aşksız çekilmez Umur,” der Üftade vapur gezintilerinden birinde. “Bir şey yanacaksa sonuna kadar yanmalı,” der Meryem. Müjde Ar’ın kadınları büyük bir aşk yaşayacağına inanmak ister, deli doludur, evden kaçar, gizlice buluşur sevgilileriyle. Gün gelir zengin adamların metresi olarak yaşarken birden kendinden çok genç, tutuk, beş parasız bir komiye tutulur. Sevip sevilmekle bu dünyanın kıskacından kurtulacağına inanır. “Bu ev beni boğuyor. Kaçıp kurtulmak istiyorum. Tek umudum var: ERHAN” diye yazar günlüğüne Üftade. Ne var ki bu kadınların karşısına onlar kadar yürekli olamayan Yaşar Alptekinler, Tarık Tarcanlar çıkar. Aslında marifet şampuanda değildir, Serap gibi umut dolu hissederek başladığı hayat bu kadınları hep Naciye olmaya, “bir Erzincanlı’ya varmaya” zorlar. Öyle büyük sevdalar yoktur ufukta. Macit Koperli evlilikler; sürekli hizmet ettiği, ailecek gidilen boğucu piknikler; kaynananın beğenmediği kuru köfteler vardır.

Kendine bir yurt bulamamış, sokak kızı Asiye “Hep bir evim olsun isterdim, bir de kedim,” dese de ev çoğu zaman bir karabasan olur Müjde Ar’ın kadınları için. Yatak altlarından hortlayan, suçlulukla örtbas edilmiş taciz hikâyeleri, “dunganga”lı babaanne ninnileri, üzerine gelen dev şampuan şişeleriyle ev onları dört koldan kuşatır. “Evlendik mi mahpusa mı düştük,” der Vasfiye. Cevahir genelevden ayrıldıktan sonra tek göz bir odaya kapanır, gün boyu evin işlerini yapar, televizyondan başka eğlence bilmeden yaşar. Üftade baba evinden koca evine gider. Orada görümce, kaynana ve sevgisiz bir kocanın üçgeninden kaçıp baba evine geri döner. “Bu hayat bana göre değilmiş. Bu evin ötesinde de önemli bir şey yokmuş meğer,” der. Bir zamanlar gizli gizli günlük yazdığı merdiven altındaki kiler, üvey babasının yağ tenekeleriyle doludur artık. Hayat boyu “kendine ait bir oda”sı olamaz.  Biz bu kadınlarda bir yandan hayal kırıklıklarıyla gitgide solan, bir yandan da gitgide katılaşan bir şeylere tanık oluruz. “Vazgeçtim erdemden,” der Asiye, zaten bu kara düzende “kurtuluşu” bu vazgeçiş sayesinde bulur.

Hayat hep köşeye sıkıştırır bu kadınları. Sinir krizinin eşiğindeki kadınlardır onlar. Kimi zaman sürekli “önüne bak” diyen kocasına “yeter üstüme varma şimdi çırılçıplak soyunurum,” diye bağıran Vasfiye olur. Kimi zaman aşklarını inkâr eden sevgilisine saldırıp hapse düşen Fahriye olur. Kimi zaman da Ramazan davulcusunun davulunu kapıp tüm sokağa aile sırlarını haykıran deli Üftade. Biliriz ki Müjde Ar’ın kadınları deliliğin kıyısında durur, çünkü onlar bu akıl almaz düzende kendini bu deliliklerle korur. İçten içe birini, “hayırsızın birini” sevse de kapıyı çekip çıkma vaktinin geldiğini anladığında arkasına bakmadan giden Fahriye, Cevahir, Meryem olur.

Müjde Ar’ın kadınları bu toplumun yarattığı kadınlardır, o yüzden çok tanıdıktır, bize bizimle ilgili bir şeyler söylemeye devam eder, bize toplumun açık yaralarını gösterir. “Bundan sonra hep mutluluk var,” der Naciye. Kendi buna inanmasa da söyler. Oysa biliriz ki Müjde Ar’ın kadınlarının dağınıktır yatakları, ömürleri o yatağı toplamaya çalışmakla geçer. Ömürleri yaşamaya çalışmakla geçer.

Yorumlar

  1. Ne guzel bir analiz! Ilk okudugumda da cok etkilenmistim simdi de. Tesekkurler yeniden paylastigin icin.

    YanıtlaSil
  2. aa ne şaşırdım yazını görünce. uzun bir aradan sonra belki döndün tekrar,
    ne özledik yazılarını..

    YanıtlaSil
  3. Aysel Gürelin hayat hikayesini de okuduktan sonra daha da anlamlı geldi bu yazınız. Tam da gerçek hayatta hissedileni oynamış Müjde ar...

    YanıtlaSil
  4. Nerdesiniz nezleli karga? devam edin yazılarınıza :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...