Ana içeriğe atla

ana dilini aramak

Kendimize neredeyse bir saçak altı aramakla geçirdiğimiz bu hayatta bana ilham veren şeyleri sevip onların üzerine titremek, hatta dönüp dönüp onları sevmek, bir daha, bir daha sevmekten başka bir yol bulamadım. Yoksa hakikaten nefes almak güçleşiyor bu coğrafyada. İçimdeki iflah olmaz coşkulu iyimserle ona biraz tepeden bakan, karamsar ve sinik kişilik sürekli didişiyor. Didişmek efendimiz! Fakat iyimser galip geliyor yine de! Her şeye rağmen... Biz buna "kararlı iyimserlik" diyoruz. Bizin kim olduğundan bahsedeceğim bilahare, ben de artık bizli konuşuyorum :)

Seyrek de olsa sinema yazıları yazıyorum Pera Sinema'da. Genellikle üzerimde etki bırakan filmleri yazmaya çalışıyorum.  Piyano filmini izleyeli epey oluyor. Benim için insanın hayatında kendine ait bir yer, bir mekan aramasıyla ilgili bir film. Uzun süren bir dalgınlık hali gibi, kendi zamanı olan bir yolculuk, içimizden geldiğince bir an'da kalma ya da dünyaya daha uzun bir bakış atma isteği. Bu arada bana edebi gelen, çok katmanlı bir yanı var dalgınlığın, utanmadan itiraf edeyim. Bu utanıp durmaya henüz bir çözüm bulamadık (bakın yine biz diyorum!) Elbette benim de bir albayım var kafamın içinde, benimle vır vır vır konuşan. Beni hizaya çeken, hoppa bulan, bana ayaklarımın yere basmadığını söyleyen. Neyse ki burada susturuyorum onu. Arada dayanamıyor, bir iki laf sokuşturuyor. Ne diyordum, hah Piyano filmi... "Hayat filmlerle kitaplardan ibaret değil Alkım Hanım". (Burada dinlemeyelim onu.)

Ne zaman Piyano filminin müziklerini dinlesem içimde bir eski zaman üzüntüsü geziniyor. Zaten bütün üzüntüler öyle değil mi, kökleri derinde... Bu güzel filmi insan yıllar sonra izleyince çok farklı anlamlar buluyor. Kısacık da olsa, yazdım ya bir şeyler, kırdım ya şeytanın bacağını çok mutluyum! Şimdi izninizle soğuk bir şeyler içeceğim, hatta ihmal edilmiş bloglar ve kimsesiz kalan Küçücük Şeyler'in hatırına şekerli yoğurt bile yiyebilirim :)
Memleketim Tutku, Anadilim Piyano
Piyano, Ada’nın (Holly Hunter) bir piyanonun tuşlarını andıran parmaklarının arasından etrafına baktığı bir sahneyle açılır. Parmakları, altı yaşından beri konuşmayan Ada’nın dudaklarıdır. Ada’nın çember etekler, kat kat koyu renk kıyafetler, sıkı sıkıya örülmüş saçlarla denetim altına alınan bedeni, ölçülü tavırları aslında Ada’ya değil Viktoryen düzene ait olan bir görüntüdür. Ada’nın özgün sesini sadece piyano çalarken duyarız. Bu sesler en yabanıl duyguları dışarı çağıran bir özgürlük dilidir adeta. O yüzden piyanosuna bu kadar tutkundur Ada çünkü piyano, kurallar koyan patriyarşik düzendeki kendine ait biricik sesidir, Ada’nın anadili, alfabesidir.

Ada, arasında özel bir işaret dili geliştirdiği kızıyla (Anna Paquin) birlikte İskoçya’dan Yeni Zelanda’da bir adaya, tanışmadan babası aracılığıyla evlendirildiği kocası Stewart’ın (Sam Neill) yanına gider. Kocası, Ada’nın piyanosuyla kurduğu bağı algılayamaz ve piyanoyu bir toprak parçasıyla takas eder. Böylece piyanoyu alan Baines’le, yerlilerin yaşantısıyla tanışık bu adamla Ada arasında gitgide tırmanan bir cinsel gerilim başlar. Ada, kırılgan, beyaz gövdesi, eğitimli ve sakınımlı haliyle bu “kaba saba” ve çıplaklığa, dürtülerin dünyasına yakın adamın karşıtıdır adeta. Ada her ziyaretiyle piyanosuna bir tuş daha yaklaşırken, Baines Ada’nın büyük bir arzuyla dokunduğu o tuşların yerinde olmak için günden güne daha derin bir tutku duyar. Baines, Ada’nın piyanosu olmak ister.

Bu tutku, Ada’nın Viktoryen dünyasının haritasında olmayan bir coğrafyadır, yeni bir memlekettir. Tıpkı etrafını saran ve yağmurlarla inleyen, doğanın gürül gürül çağıldadığı ve kendi bedenlerine yabancılaşmamış Maorilerin yaşadığı yabanıl topraklar gibi… Sahip olmayı ve kontrol etmeyi seven Batılı için; dev gövdeli ağaçları ve insanı yutacakmışçasına derin çamurları olan bu ada, hoyrat bir yerdir. Külrengi bir gök altında, yağmurla kararan topraklar üzerinde geçen hikaye, gotik asmosferi ve örtük cinselliği nedeniyle Uğultulu Tepeler’le karşılaştırılıp durmuştur. Ne de olsa her tutku hikayesinin bir Heathcliff’i vardır, buradaki Heathcliff ise yüzü yerli dövmeleriyle kaplı, okuma yazma bilmeyen Baines’tir. Onun da başka bir alfabesi vardır ve Ada’yı gerçekten “gören” ve hisseden kişi olur Baines. Piyano, Ada’nın kelimelere ihtiyaç duymadan en müstehcen, en karanlık, en şiddetli duygularını yansıtabileceği bir araçtır, Baines’le kurduğu tensel dünyada olduğu gibi.
Jane Campion, pek çok filminde olduğu gibi bu filmde de bir kadının “kendine ait bir hayat” seçme mücadelesini anlatır. Sömürgeci bir bakış açısı taşıdığı iddia edilse de yönetmen bu filmde bu karşıtlıklar üzerinden var olan normları sorgular. Bu çok katmanlı senaryo, Stuart Dryburgh’un karşıt iki dünyayı ve kültür-doğa çatışmasını anlatan, yabanıl coğrafyadan sütlü çay içilen ince seramiklere maharetle geçiş yapan kamerası ve Michael Nyman’ın dokunaklı müzikleriyle tamamlanır. Özellikle Holly Hunter, Harvey Keitel ve Anna Paquin’in güçlü oyunculuklarının da bu hikayenin bize ulaşmasında payı büyüktür.


Filmin isminin piyano olması boşuna değildir, çünkü piyano, Ada’nın bir ifade aracı olarak filmin merkezinde durur. Okyanusun vahşi dalgalarının dövdüğü kıyıda, kara yağmurlar altında bir başına duran piyano görüntüsünün, o güçlü imgenin söylediği bir şeyler vardır. İnsanın toplumsal normların konforu uğruna vazgeçtiği o kendine özgü, “biricik” dilini ve potansiyelini temsil eder.  

Yorumlar

  1. Sanırım izlememekle çok şey kaybettiğim bir film. O kadar güzel yazmışsınız ki, ilk fırsatta izlemeliyim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En az benim kadar seversiniz umarım :) Bir filmi sevdim mi çok seviyorum, umarım fazla abartmamışımdır :p

      Sil
  2. alkııımm! hayatta en sevdiğim ve en çok etkilendiğim filmlerden biri bu! harika yazmışssın. Bu filmi bu kadar sevmemizin sebebini bulmuşsun bence:) O nedenle tam bir kadın filmi değil mi, erkeklerin bizim kadar içine işlemeyeceğini zannediyorum. öpücükler!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aaa gerçekten mi? Hiç de konusu geçmedi aramızda. Haklısın, kadınları daha çok etkiliyor bu film, zaten yönetmen de kadın :) Jane Campion'un filmlerini seviyorum. Masamda Bir Melek'i de blogda yazmıştım. Sweetie diye bir filmi var, henüz izlemedim ama çok merak ediyorum.
      Ay hala uğruyorsun ya bu çorak topraklara, sağ ol var ol :)

      Sil
    2. Aaa gerçekten mi? Hiç de konusu geçmedi aramızda. Haklısın, kadınları daha çok etkiliyor bu film, zaten yönetmen de kadın :) Jane Campion'un filmlerini seviyorum. Masamda Bir Melek'i de blogda yazmıştım. Sweetie diye bir filmi var, henüz izlemedim ama çok merak ediyorum.
      Ay hala uğruyorsun ya bu çorak topraklara, sağ ol var ol :)

      Sil
  3. Sayin Alkım En çok sevdiğim film bir duygu ritminde musikiyle Adanın güzelliklerinde insan doğasını anlatımı süper bir film.Bir anda kendini izlerken Filmin içine monte ediyorsun düslerken kendini lirik bir duyguyla insan olduğunu doganinda insanla var olduğunu müziğinde insanla doğanın kan bağı bir damar gibi hissediyorsun....

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

evini arayan kaplumbağalara...

" Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım ." Tutunamayanlar, Oğuz Atay Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazama...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

yorgun bir ırmak gibi

Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum. İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler gelsin, rüzgar değsin. Kendime mecra bulmakta zorlanıyorum. Tek istediğim yanar dönerli olmayan, dingin, sessiz bir sayfa. Sonra burayı hatırladım. Ah ah unutuldun unutuldun nezlelim... Yazmayı özledim. Sadece yazmayı...Dünyada bir yazıdan daha iyi bir barınak pek bilmiyorum. Bir ormanda kaybolur gibi yazının içinde kaybolmak ne güzeldir...Bir büyük ormanın sayısız patikalarında kaybolur gibi. Böyle diyorum da Turgut'la gece ormanda ateş böceklerine bakmaya gittiğimizde nasıl korkmuştum. Ormanın karanlık kuytuluklarında gördüğüm olağanüstü manzaranın tadını tam çıkaramamıştım. Bütün o ışıksızlık, ince çıtırtılar tedirgin etmişti beni. Oysa yeryüzünün sesleri o. İnsanın gürültüsünün kesildiği yerde başlayan sesler... Bir yanda kayıplar, sıkışmalar, bir yanda küçük şeyler, umulmadık sevinçler. Dün bir arkadaşımla Zeyrek'e gitti...