Ana içeriğe atla

hanging rock ve kısa ömürlü kelebekler


"Gördüğümüz ve gördüğümüzü sandığımız bir rüyadan başka bir şey değil. Rüya içinde bir rüya." 

(Çok sevdiğim eski bir filmi yazmıştım da bir türlü buraya uğrayamadığımdan paylaşamadım. Dünyanın bir ucunda yapılmış bir filmin gelip sizi bulması, içinize böyle işlemesi ne güzel! Keislowski duysa o da çok sevinirdi eminim ki :P Dursun burda, seviyorum bu filmi...)

Hanging Rock'ta Piknik Avustralya kırsalında, sabah sisinin altında yükselen kayalıkların görüntüsü eşliğinde bu sözlerle açılır. Daha sonra kamera sadece kızların gittiği bir yatılı okul olan Appleyard Koleji'ne çevrilir ve biz bir örnek beyaz elbiseleri içinde dolaşıp Shakespeare'den dizeler okuyan, neredeyse bir rüyanın içinde yaşıyormuş gibi görünen kızları görürüz. 1900 yılında sıcak bir yaz günüdür, Appleyard Koleji'ndeki kızlar o gün Hanging Rock denilen, bir zamanlar aborijinlerce kutsal sayılan bir kayalıkta pikniğe gidecektir. Okul müdiresi Bayan Appleyard (Rachel Roberts) kızlar gitmeden onları zehirli yılanlara, tehlikeli karıncalara karşı uyarır, erkeklere özenen davranışlardan kaçınmalarını söyler. Piknik sırasında herkes kendini güneş altında gevşek bir yaz uykusuna bırakır. Bu sırada dört kız gruptan ayrılıp kayalığı keşfe çıkar fakat bir süre sonra geri dönen kişi hariç üç kız ve sonradan gezintiye çıkan bir öğretmen kaybolur. Filmin ikinci yarısında bir yandan bu gizemli kayboluş hikayesinin çözülmeye çalışılır bir yandan da bu olayın kalanlar üzerinde yarattıkları işlenir. 

Film esrarın çözülmesinden çok bu esrarın etkileriyle ilgilenir, kafalardaki pek çok soruyu yanıtsız bırakır. Hanging Rock'ta Piknik, insanın en temel korkularını açığa çıkarmasının yanı sıra aslında kurduğu karşıtlıklarla da ince bir gerilim yaratır. Appleyard Koleji ile Hanging Rock birbirine iki zıt mekandır. Kolejin katı bir simetrinin hakim olduğu binasında örtük bir cinselliğin kol gezdiği, duyguların bastırıldığı, saatlerle ve kurallarla denetlenen, Viktoryen bir düzen vardır, Hanging Rock ise sürprizlere, tehlikelere, tutkulara ve heyecanlara açıktır. Kayalıklarda gezinen kertenkeleler, rüzgarın çıkışıyla toplanıveren bulutlar, bir pasta artığına üşüşen karıncalar, bunların hepsi doğanın kestirilemez, denetlenemez yanına işaret eder. Bu iki karşıt mekanda kızların davranışları da farklılık gösterir. Okulda iplerini sıktıkları dar korselerle bedenlerini kontrol altına almaya çalışırken piknikte çoraplarını, korselerini çıkarıp yalınayak dolaşırlar. Okulda askeri bir düzene oturup yenen yemeğin yerini kayalıkların gölgesinde herkesin gönlünce uzandığı piknik alır. 



Karşıtlık karakterlerde de kendini gösterir. Olaya uzaktan tanık olan iki genç adamdan biri aristokrat bir ailenin iyi eğitimli oğlu Michael (Dominic Guard), diğeri ise yetimhanede büyümüş bir hizmetli olan Albert'tir (John Jarratt). Albert genç kızları gördüğünde onlara yönelik cinsel içerikli sözler söylerken Michael bundan imtina edip diğerini uyarır. Bunun üzerine Albert "İşte bizim farkımız, sizler düşünürsünüz bizler dile getiririz," der. Aynı karşıtlık katı okul müdiresi Bayan Appleyard ile kızlarla şefkatle, sevgiyle ilgilenen Fransızca öğretmeni (Helen Morse) arasında da vardır. Fakat filmin merkezindeki karakter, kaybolan kızlardan biri olan Miranda'dır (Anne Lambert). Diğerlerinden daha farklı bir havası vardır, dünya dışı bir varlıktır adeta. Fransızca öğretmeninin "Miranda Botticelli'nin meleklerinden biri olmalı" demesi boşuna değildir. Film boyunca bir şeylerin farkındaymış, doğanın diline hakimmiş gibi görünür. Kayalıklar arasında gezinirken arkadaşlarına liderlik eden yine odur. Okuldaki kızlardan Sarah'nın üzerinde büyüleyici bir etkisi vardır Michael da görür görmez ondan etkilenir, kaybolduktan sonra Miranda onda iyice bir saplantıya dönüşür. 



Filmin görüntü yönetmeni, Peter Weir'in Gallipoli, Son Dalga ve Tehlikeli Bir Yıl filmlerinde de birlikte çalıştığı Russel Boyd'dur. Hanging Rock sahnelerindeki uhrevi atmosferi kameranın önüne koyduğu gelinlik tülüyle yarattığını söyler. Peter Weir, alışılmadık, kendine has, "kötü adam"ı olmayan bir gerilim filmi yaratmıştır. Aslında seyirciyi, karşısında kendisini en güçsüz hissettiği "belirsizlikle", yanında hep yetersiz ve neredeyse ömürsüz kalacağı bir doğanın gerçekliğiyle yüzleştirir. Onu böyle bir dünyayla, sebepsizce ortadan kayboluverme korkusuyla başbaşa bırakır. Sinema forumlarında hala bu kayboluşun esrarı tartışılmaktadır. Filmin en etkileyici yanı müzik, görüntü ve senaryonun birbirini kusursuzca tamamlayarak bir rüya atmosferi, sinemasal bir dünya yaratmaktaki başarısıdır. Film, Zamfir'in içe işleyen pan flütü eşliğinde, etrafı gözetleyen bir başa benzeyen kayalıkların arasındakısa ömürlü kelebekler gibi uçuşurcasına dolaşan bembeyaz elbiseli kızlarla kendi rüyasına bizi inandırır. Filmin giriş cümlesi aslında sinemayı anlatır: "Gördüğümüz ve gördüğümüzü sandığımız bir rüyadan başka bir şey değil. Rüya içinde rüya." Hanging Rock'ta Piknik de hakikatine eremediğimiz kimi rüyalar gibidir, havada asılı kalan soruları, tam yakalayacakken bizden uzaklaşıp duran gerçekliğiyle zihnimizde dolaşır durur.


*Yazı daha önce Paralel Sinema'da yayınlanmıştır. 

Yorumlar

  1. hanging rock'ta piknik konusu ilginç geldi.havada asılı sorunları sorun yapmadan zihnin kurcalanması fikri hoşuma gitti:)konusu tarzım değil,vakit bulursam izleyeceğim:)

    YanıtlaSil
  2. Tolga merhaba, çok sıkışık bir haftaydı, bir türlü yanıt yazamadım yorumuna, kusura bakma. Bir bak bakalım, bazen tarzı olmayan filmler şaşırtabiliyor insanı. Gerçi sana böyle diyorum ama ben de çok şans vermiyorum sanırım tarzım olmayan filmlere.
    Bu arada ne zamandır konuşmadık, iyisindir umarım. Sevgiler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. merhaba,kusur ne demek her zaman yorum yapamasam da tarz, vizyon ve naiflik bulduğum bloğunun ben de çok ayrı bi yeri var,bilemediğim bir karmaşık huzur..ben iyiyim tşk ederim :)
      sevgiyle.

      Sil
    2. Ah bu "karmaşık huzur" lafını çok sevdim, genelde ikisi bir arada kullanılmaz ama galiba benim hayatımı özetliyor bu ifade :)) Bu Cuma gecesi, -dışardan geldim biraz önce- tam da böyle karmaşık bir huzur hissediyorum. Teşekkürler güzel sözlerin için Tolga...
      Sevgiler ;)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

çay, annem, bir de ben

  umulmadık bir gün olabilir bugün aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara bir çay söyle yağmurların kokusunda. Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince. Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıra...

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga , okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :) Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni ” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (T om Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P) Mevsimden mi...

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender , Çetin ve Nihal . Biri göbekli, biri kel, biri Nihal. Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci. Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci. Ender ’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin ’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal ’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var. Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan"  Ender ve Çetin   “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak an...