“İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır
ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene. Ben bu sözü
düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım
günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı.
Çocuğum o zaman,
ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç
sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar
günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil
neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum.
Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can
sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde
üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler.
Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken
perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların,
formikaların, portatif eşyaların insafına teslim edeceğiz, belli. Kenar süsleri
defterlerde uzayacak alabildiğine.
Ama ekmek almaya
gidiyorum şimdi, dışarıda insanı ürperten güzel bir ıssızlık. Portakal ağaçlarının
yanından yürüyorum, gökyüzünün değişen renklerini görüyorum. Günbatımını seyrediyorum.
Birden yaşadığım kasabanın dışına çıkıyorum sanki. Yağ tenekelerine dikilen
küpeçiçeklerinin, ev terliklerinin, komşu terliklerinin, misafir terliklerinin
dışına çıkıyorum. Hayatın müsveddesini yaşıyormuşuz gibi örtülerle saklanan
misafir odalarından uzaklaşıyorum. Gökyüzü
çocukluk gibi, şair haklı, hiçbir yere gitmiyor, orada duruyor ve ben biliyorum
Zeze, Nemeçek ve niceleri de bu gökyüzünün altında bir yerlerde. Dünyanın
renkleri değişirken, erken çöken akşamlarda, o toprak yolda sanki birden hayatımın
içine başka bir hayat sığdırıyorum. Kömür kokusunu, kış ayazını adımlarken kasabanın
sınırlarını aşıyorum, bakkala değil de arzın merkezine gidiyorum sanırım. Gökyüzü
böyleyken bir mucizeye tanık olmam an meselesi!
Bu kasabanın
akşamları hep hüzünlü oluyor. Yaz geceleri bile. Biraz kimsesizlik var üzerinde
ama o kimsesizliğinin farkında değil, belki de bu yüzden bu kadar seviyorum. Üzerinde
çıplak lambaların sallandığı karpuz sergileri, gece gezintilerine çıkılan,
kendini eğlenceli olduğuna inandırmak için renkli florasanlarla aydınlatılan
parklar. Oturup vazife gibi çekirdek çitlenen banklar ki taşrada bir ömre ne
çok çekirdek sığar, çekirdek ne çok gönlü oyalar! Yol üstünde lokantalar, plastik
masa sandalyeler, muşamba örtüler, bardaklarda ayran kalıntısı, uçuşan
sinekler. Paris Düğün Salonu’ndan gelen neşeli sesler. Paris. Düğün. Salonu.
Pascal, senin sokaklarında kırmızı balonunla koşuşturduğun şehre benzemez bizim
Parisimiz. Hem düğün hem salonu…
Ama bu renklerin
uçuştuğu gökyüzü altında sıradan bir şey olamaz. Güneşlikler, tüller, güpürlü
danteller çok geride kaldı. Ekmek almaya değil, uzaklarda bir yere gidiyorum
ben, toprak yolda, önüm arkam sağım solum sobe. Bir şeylerin olması an
meselesi. Gökyüzü böyle olmazdı yoksa. Bu alacakaranlık çok fena. Yetiş Küçük
Prens, bu hallerden sen anlarsın!
Ekmek almaya
gidiyorum. Güneş batıyor. Belki de mucize, her gün aynı kararlılıkla, çok
eskilerden kalma bir alışkanlıkla batması güneşin, bıkmadan yorulmadan. Yoksa taşra,
çekirdeklerin, terliklerin, perdelerin, iç çekmelerin, “Allah büyük” demelerin
yeri, uzak ihtimallerin meskeni.
“Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı”
diyor Dağlarca. “Bundandır sevmemiz kiraz
ağaçlarını.” Biliyorum ki benim bundandır sevmem günbatımlarını ve biraz da
olsa kabullenebilmem sıradanlığımı; insan ömrünün taşradakine benzer sınırlarını.
O halde taşrada büyüyenlere ve bakkaldan dönerken ekmeğin ucunu koparanlara
gelsin bu yazı. Bir de küçükken (ve hȃlȃ) bir mucize bekleyenlere. Belki buluşturmuştur
bizi bir günbatımı.


Çok güzel bir yazı kaleme almışsınız. Ekmeğin ucunu koparanlar derneğinin bir üyesi olarak hediye ettiğin yazıda kendimi gördüm. Çocukluğuma gittim...
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim. Taşrada büyüyenlerin ortak anısı çok oluyor, kimbilir daha ne ortaklıklar vardır, ekmeğin ucunu koparmak da bu anlardan biri olsa gerek:)
SilSevgiler,
Alkım merhaba,
YanıtlaSilSen bloğa yazı yazdığında bana maille geliyor. Buna rağmen ilk yorumu ben giremedim. Ne sıkı takipçilerin var, bak işte:)
Çocukluk fotoğrafın ne tatlı.
Ben artık bu yazıları toplu halde, kitap olarak okumak istiyorum. Burda kalmamalı bu güzel yazılar.
Pazar sıkıntıları konusundaysa, yetiştireceğin bir şey olunca sıkıntı falan kalmıyor malum:)
Yazını çok beğendim, sanki gittikçe güzelleşiyor yazdıkların...
Şahika
Şahika, ne tatlısın! Genellikle yazılarımı okuyanlar beni bizzat tanıyanlar değil de dışarıdan insanlar. Beni tanıyan biri olarak yazılarımı takip etmen çok mutluluk verici benim için! İnsanlar öyle hızlı yaşıyorlar ki artık aslında kimsenin kimseye ayıracak fazla zamanı yok sanki. O yüzden teşekkür ederim :))
SilBilmem ki bu yazılar bir kitapta aynı anlamı bulur mu, onları bir kitapta yan yana hayal edemedim. Bir düşüneyim bakayım bunu.
Pazar sıkıntısını çocukluktaki kadar yoğun yaşamıyorum ben de. Sanırım eskiden, hele küçük yerlerde her yer, tüm hayat iyice ıssızlaşırdı, o okul hali filan derken daha yoğun bir Pazar sıkıntısı yaşanırdı. Ya da başka sıkıntıların görünür bir adı olurdu o Pazar sıkıntısı. Şunu biliyorum ki o sıkıntıdan bir kitap yazılabilir :)))
Sevgiler!
Alkim merhaba,
YanıtlaSilBen Demet, liseden.
Yorum yazmasam da sessiz sedasiz okuyorum yazilarini. Lisede ki sarisin kiz gozumun onunde, gulumsuyorum.
Evinizi hatirliyorum ya da hayal ediyorum. İki katli , bahceli, merdivenlerinin iki tarafinda cicekler dizili bir ev. Sahi geldim mi evinize, yoksa seni oyle bir eve mi yakistiriyorum?
Sevgiler.
Demet Yuksel
Demet,
SilBu ne güzel bir sürpriz!!! Çok duygulandım, iyi ki ses verdin. Yorumunu okuduktan sonra bir süre o yatılı okul yıllarında, radyatörlerin ısınmadığı, suların akmadığı yatakhanede gezindim. Çok erken başlayan sabah etütlerine, kötü yemekhane yemeklerine inat güzel bir şeylerin yaşandığı yıllar. Ne günlerdi...
Evimiz öyleydi gerçekten, portakal ağaçlarının arkasında, iki katlı bir ev. Merdivenlerde çiçekler dizili miydi yoksa senin yakıştırmanı hemen sahiplendim mi, emin değilim bak :))
Çok sevindim yazmana. İyisindir umarım. Yine beklerim. Çok çok sevgiler...
Demet,
SilBu ne güzel bir sürpriz!!! Çok duygulandım, iyi ki ses verdin. Yorumunu okuduktan sonra bir süre o yatılı okul yıllarında, radyatörlerin ısınmadığı, suların akmadığı yatakhanede gezindim. Çok erken başlayan sabah etütlerine, kötü yemekhane yemeklerine inat güzel bir şeylerin yaşandığı yıllar. Ne günlerdi...
Evimiz öyleydi gerçekten, portakal ağaçlarının arkasında, iki katlı bir ev. Merdivenlerde çiçekler dizili miydi yoksa senin yakıştırmanı hemen sahiplendim mi, emin değilim bak :))
Çok sevindim yazmana. İyisindir umarım. Yine beklerim. Çok çok sevgiler...
Alkimcigim, rapor bitirme telasima seni cok özlediğim icin ara verip instagram hesabina baktim. Sagolasin ki buranin adresini koymussun hemen ilk başa. Arada gelip yazilarini okuyorum ama istediğim sıklıkta değil. Düşüncelerim seninle her gün sohbet ediyorlar aklimdaki köşenden gecerken. Orada hep varsin bazen cay iciyorsun bazen sari yesil renklerinde kupanla kahve iciyorsun. Hep muhabbet ediyoruz tatli tatli. Seni cok ozluyorum. aklimdaki sohbetlerin bu ozlemi cekilir kiliyor. Cok değerli dostum canim. Yazilarin da baska bir sohbet hali oluyor seninle. Aksamuzeri sıkıntısı cok tanidiktir. Bebeklerin bile en huzursuz oldugu saatlerdir. Karanligin korkusunun karanliktan daha da korkunç olmasindan mıdır, dunyada belli bir tur enerji yayildigindan mıdır bilmiyorum. Ne guzel yazmissin. Kalemine saglik. Hep iyi ol canim. Kendine iyi bak. Nezihe.
YanıtlaSilNezis, ne güzel seni burada görmek! Hoşgeldin!!! Bilmiyordum yazılarımı okuduğunu, sürpriz oldu. Demek önce instagram hesabıma bakılıyor, bunu birkaç arkadaşım daha söyledi, benden ses çıkmayınca ilk oraya bakıyorlarmış.Sen içinden sohbet etme deyince aklıma bir ara mektuplaştığımız geldi. İnternetin varlığına inat... Master yaparken sana kantin köşelerinden sesleniyordum hani:))
Sil30 Charles'daki sohbetlerimiz benim de aklımın bir köşesinde, güzeldi di mi o günler?
Akşamüzerlerini seviyorum ben aslında, bir hüzün çöküyor, onu da kabullendik. Ne demiş şair, "hüzün ki en çok yakışan bize, belki de en çok anladığımız."
Çok sevindim ses etmene. Azıık da hüzünlendim. Kaçış yok bu hüzünden, anlaşıldı :)
Çok çok sevgiler, öpüyorum seni!
Daha henüz ben küçükken mimi yapmışken, bu yazı çok keyifli geldi:)
YanıtlaSilTeşekkürler! Uzunca bir süre "mimi yapmak" ne ki acaba diye düşündüm, sonra sitenizi ziyaret edince anladım. :))
SilSevgiler
Selam, benim yorumum silinmiş gitmiş sanki. Dolaşıyordum, uğradım uzun bir süreden sonra. Taşra'da hep yapıldığı gibi:) Dolaşılırken uğranır, cam açıksa seslenilir, ahali zaten balkonda bahçedeyse direk girilir, oturulur. Kim basar zile:) Ben de basmadım, daldım içeri...
YanıtlaSilRedrabbit, ne zamandır yazışmıyorduk, hoşgeldin:) Yorumun silinmesi çok sinir bozucu bir durum, bilirim. Yine de tekrar yazmışsın birşeyler, sağ ol. Ne iyi yaptın zile basmakla, çok sevindim! Doğru taşrada spontan yaşamaya daha çok olanak var sanki. Daha önce seninle taşradan konuşmuş muyduk onu hatırlamıyorum ama aklıma diğer yazışmalarımız geldi şimdi. Epey yazmıştık birşeyler. İyisindir umarım. Bense her anlamda dolanıyorum işte :))
SilSevgiler!
Ben kayisi bahcelerinin arasindan yurur giderdim ekmege, ama hic sanmiyorum ucunu koparip yemis oldugumu. Kesin cok ehemmiyet vermisimdir ekmegin butunlugu bozulmadan eve gelip sofraya konmasina. Bi de pazar sıkıntısı ne ki? Onu hiç anlamadım. Bizim oralarda ondan yoktu ya! Pazar demek benim için Voltran demekti! Sıkıntı ne demek?
YanıtlaSilAh bu yazıya gelen yorumların ayrı bir yeri var! Genellikle bizzat tanışmadığım kişiler yazıyordu, bu kez tam tersi oldu. Çok sevindim burada yorumunu görünce!!!
YanıtlaSilEkmeğin ucunu nasıl koparmazsın? Hele ki fırından yeni çıkmış ekmeğin ucunu? O çocuk yaşındaki sorumluluk duyguna ve ekmeğin bütünlüğüne gösterdiğin saygıya hayran oldum. Sınıf başkanı olacak çocukmuşsun:)) Yok, ben koparırdım. Pazar sıkıtısına gelince, önlüklerin ütülenmesini ve gün boyu susmayan televizyon sesini hayal etmek bile bana tekrar yaşatıyor o sıkıntıyı. Voltran moltran hak getire. Voltran'ı da anmamıştım ne zamandır, bak vesile oldun. Yaz yine ara ara, e mi:))
uzun bir aradan sonra merhaba yeniden:)
YanıtlaSilbir şeyler okurken sevdiğim cümlelerin altını çizmeden edemem, bu yazıda da altını çizmek istediğim o kadar çok cümle var ki. düğün salonlarının, pazar günlerinin, ütü ve banyo günü pazarların iç sıkıntısı bana da çok aşina, pazar gecesi sineması olurdu bir de geceleri, erken yatmam gerektiğinden hiç izleyemez hep merak ederdim o filmleri, ertesi gün okula gidecek olmanın sıkıntısı bir de, iyi ki uzun tatiller varmış, yoksa hiç çocukluğumuzu yaşayamayacakmışız:)
nedense ben çocukluğumdaki gün batımlarını pek hatırlayamıyorum, renklerle hep oyunlarda, kitaplarda haşır neşirdim, pastel boya kutularının üzerindeki resimlere bakıp hayallere dalıyordum falan:) bir de çamurla, suyla, yaprakla, atılacak ıvır zıvırlarla oyunlar kuruyor, mucizeleri oralarda arıyordum. günün akşama yaklaşan vakitlerini de oyun bitip eve dönüş vakti geldiği için pek sevmiyordum:) ama bakkaldan dönerken ekmeğin ucunu koparanlardanım ben de:)
zerka :))
YanıtlaSilhoşgeldin. hakikaten uzun bir ara oldu, ne zamandır yazışmıyoruz. çok sevindim yorumunu burada gördüğüme!
çocukluk nasıl bir beslenme kaynağı, dönüp dönüp oraya bakıyorum ben de. pazar günlerinde yaşadığımız o sıkıntı aslında -biraz büyük bir laf olacak ama- varoluş sıkıntısının ta kendisi gibi geliyor bana. küçük yerlerde daha belirgin yaşanıyor bu. onu işte o sözde eğlencelerle aşamıyorsan daha büyük bir sıkıntı çörekleniyor insanın içine sanki. ay yazarken bile hissettim bak şimdi:))
sen çamurdan bahsedince düşündüm de çamurdan oyun yaratırdık cidden. ne güzeldi haşır neşir olmak çamurla, yaprakla. bence mucizeyi orada aramakta takdir edilesi bir yan var...
zerkacım, çocukluk arkadaşım diyesim geliyor sana. biliyorum sıcaktan, yazdan sen de pek hoşlanmıyorsun ama umarım güzel geçiyordur yazın. çok çok sevgiler,
Insanın ağzında bayram şekeri tadı bırakan pek keyifli bir yazı olmuş. Ellerine sağlık. Yalnız yazıda geçen isimlere dair bir referans listesi rica ediyorum :)
YanıtlaSilTeşekkür ederim Zararlı Kımıl. Bayıldım ismine! Liste meraklısı biri olarak hemen referans listesi yaptın senin için. Maddeler halinde filan hem de :)
YanıtlaSil1. Pascal, Kırmızı Balon'un Pascal'ı. Daha önce de onunla ilgili bir yazı yazmıştım. Çocuklukta beni en çok etkilemiş kitaplardan birinin kahramanı. Kırmızı balonuyla geziniyor Paris sokaklarında.
2. Nemeçek, Pal Sokağı Çocukları'nın en küçüğü, sonu en hazin biteni. (Nemedik yazmışım, düzelttim sayende.)
3. Zeze, Portakal Ağacı'nın, yalnızlıktan arka bahçedeki portakal ağacıyla konuşan Zeze'si.
4. Paris Düğün Salonu, Mersin'in Mezitli kasabasında pek muhterem bir düğün salonu :)
Umarım yardımcı olmuştur referanslar. Sevgiler!
Çok teşekkür ediyorum liste için :) Datça'ya bekliyoruz ;)
SilAaaaa! Çok şaşırdım bak şimdi :)) Çok sevgiler!
Sil'Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı'
YanıtlaSilBu yüzden yürürken bu yolda ,gözümüz hep arkada. Merhaba
'Kimse çıkamaz çocukluğundan dışarı'
YanıtlaSilBu yüzden yürürken bu yolda ,gözümüz hep arkada. Merhaba
Merhaba :)
SilMaalesef geç gördüm yorumunuzu. Kusura bakmayın.