4 Ağustos 2015 Salı

varoluşun kederi / giacomo leopardi



Bütün yolların çocukluğa çıkması tuhaf değil mi? Henüz agu bile diyemezken, saç çekerken, yeryüzünün çok yeni bir sakiniyken neler neler işleniyor içimize, insan gerçekten hayrret ediyor! Zizek, mutlu bir çocukluğun insan hayatında neredeyse bir lanet olduğunu, sonradan hayatın gitgide kötüleşmesini kabullenmenin insana çok zor geldiğini söylüyor, kendisini ve o meşhur karamsarlığını örnek veriyor. Zizek'in söyledikleri üzerine düşünüyorum da henüz bir karara varamadım. Ama çok korunaklı bir çocuklukla kimsesiz bırakıldığın bir çocukluk ileride bir yerlerde kesişebiliyor, insan üzerinde benzer etkiler bırakabiliyor, ikisinde de dış dünya tekinsiz bir yer oluveriyor. Aslında daha dün aklımda bir yazı dolanmaya başladı, bir başlık: Evden kaçamayan çocuklar. Yazmaya oturamadım henüz ama aklıma bu yılki film festivalinde izleyip yazdığım filmin kahramanı şair Giacomo Leopardi geldi. "Çocuklar hiçbir şeyde her şeyi bulurlar, yetişkinler her şeyde hiçbir şey bulamazlar," diyen Leopardi. Bu film tanıştırdı beni şairle, şiirlerinden ve karamsarlığından çok etkilendim. Önce Paralel Sinema'da yazdığım şu film yazısını paylaşayım sizinle, kafamdaki yazı da elbet döner gelir buralara.

 Harika Çocuk: Giacomo Leopardi
Harika Çocuk, 19. yüzyılın radikal düşünürlerinden kabul edilen İtalyan şair Giocomo Leopardi’nin (1798-1837) hayatını anlatan biyografik bir film. Kont Monaldo Leopardi’nin oğlu olan Giocomo çocukluğunu, iki kardeşiyle birlikte büyüdüğü evin bahçesinde ve babasının nam salmış kütüphanesinde geçirir. Latince, İbranice öğrenir, klasik metinlerden çeviriler yapar ve durmaksızın yazar. Zaman geçtikçe babasının püriten, muhafazakâr fikirleriyle onun kuşkucu ve liberal fikirleri birbiriyle çatışır. “Babalarımız, onlar bizim düşmanlarımız,” dese de baskıcı babaya boyun eğer ve kaçmak istediği Recanati’den yirmi dört yaşına kadar kurtulamaz. Ne düşünceleriyle ne de gitgide kamburlaşan bedeniyle bir türlü kasabanın dünyevi hayatında kendine bir yer bulamaz, zamanının çoğunu kendine hem sığınak hem de hapishane olan kütüphanede geçirir.

Hayatındaki önemli insanlardan biri, babasının devrimci bularak onaylamadığı, onu Roma’ya gelmesi için ikna etmeye çalışan yazar Pietro Giordani (Valerio Binasco)’dir. Düzenli mektuplaştığı Giordani, onun dış dünyayla bağlantısı ve yol göstericisi olur. Leopardi daha sonra yazar arkadaşı Antonio Ranieri (Michele Riondino) ile Floransa’da yaşamaya başlar, orada uzaktan uzağa hayran olduğu Fanny Targioni Tozzetti (Anna Mouglalis) ile tanışır. Bir yandan maddi sıkıntı çekmekte, bir yandan da bedeninin günden güne çöküşünü izlemektedir. Ranieri’nin kızkardeşi Paolina (Federica de Cola) onun bakımını üstlenir. En sonunda onlarla birlikte Napoli’ye taşınır ve ömrünü orada tamamlar.

Leopardi film boyunca adeta kendi karamsar evreninde sayıklar durur, onun gitgide iflas eden bedenine ve teselli bulmayan melankolisine tanık oluruz. “Çocukluğumla birlikte dünyanın ve hayatın sona erdiğini gördüm, ölüme kadar hayat yok. Ölene kadar çocuk kalanlar hariç,” der. 19. yüzyılın sarsıntılar yaşayan Avrupa’sında liberallerle rahipler arasındaki çekişmede liberallere yakın dursa da onların o fazla iyimser ideallerini paylaşmaz. Olayları etrafındakilerle arasında hep bir mesafe koyan ironik bir bakışla değerlendirir. “Mutsuzken gülebilmemiz hayranlık uyandırıcı,” derken mutluluğun 19. yüzyılın en büyük buluşu olduğuna inanır. Ona göre hayatta iki güzel şey vardır: aşk ve ölüm. Ne var ki aşkı, hayran olduğu kadınları, “bir kere öpse boşuna yaşamamış olduğunu” düşüneceği kadınları hep uzaktan seyreder. 
Yönetmen Mario Martone hayatında seyirlik zaferler ya da -bedeninin deforme olması dışında- görkemli kayıplar yaşamamış bir adamın “olaysız” denebilecek hayatını sinemaya aktarma konusunda genel olarak iyi bir iş çıkarmış. Filmin sonlarına doğru, dramatik bir etki yaratması için konulduğu belli olan ve filmde yama gibi duran genelev sahnesi bir yana, senaryoyu çoğunlukla şairin yazdıklarına dayandırarak şairin iç yaşantısını aktarmayı tercih etmiş. Filmde karakterlerden çok Leopardi’nin araya serpiştirilmiş şiirleri ve metinleri ön plandadır. Şairin müzmin kederi ve İtalya’nın güzel manzaraları etkileyici bir tezat yaratır. Film kimi zaman birbirinden kopuk olaylarla ağır bir tempoyla ilerlese de şairle ilgili bir merak uyandırmayı başarır. Recanati çekimlerinde bizzat şairin yaşadığı ev ve çalıştığı kütüphane kullanılmıştır. Leopardi’yi canlandıran Elio Germano muazzam oyunculuğuyla filmin omuzlarında olan yükünü başarıyla taşır. Çoğunlukla Rossini müzikleriyle ilerleyen filmde, benimsenen klasik anlatımla bağdaşmayan İngilizce sözlü modern birkaç şarkının yabancılaşma yarattığı söylenebilir.

Film, şairin etkileyici “La Ginestra(Katırtırnağı) şiiriyle biter. Doğayı hep amansız bir düşman gibi gören şair, son günlerini Napoli yakınlarında bir villada geçirir ve son günlerinde Vezüv’ün eteklerindeki katırtırnaklarını yazar. Yanardağın alevlerinin altında kaybolmuş Pompei şehrine bakarak, bu katırtırnaklarının da bu “katliam anıtı” karşısında yenilmeye ve üzerinde yükseldiği toprağın külleriyle yok olmaya mahkûm olduğunu söyler, insanlığın doğa karşısındaki gülünç acizliğine gönderme yapar. “Ey yumuşak başlı katırtırnağı, sen de boyun eğeceksin,” der ve 38 yaşındayken o da doğa karşısındaki yazgısına boyun eğer.