23 Nisan 2015 Perşembe

kesişen yazgılar, teğet geçen aşklar


 
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler," der Krzysztof Kieslowski. Hiç karşılaşmayacak olsanız da dünyanın bir köşesinde sizin gibi düşünen, hisseden birilerinin varlığı, ne güzel ve hüzünlü bir şeydir. "Bu benim takıntım: farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum.” Aslında filmleri de insan hayatının yazgıyla özgür irade arasındaki salınımından beslenir. Şans, talih, tesadüfler, insan ilişkilerinin rasyonellikle açıklanamayan yanları... Filmleri bu kavramlarla, kimi zaman Kieslowski sinemasında yaratılan Van Den Budenmayer (aslında bu kişi, filmlerinin çoğunun müziklerini yapan Zbigniew Preisner’dir) gibi müzisyenler,  kimi zaman da önemsiz gibi görünen bir eylem ya da karakterle birbirine bağlanır, adeta Kırmızı filmindeki şarkının sözlerini anımsatır, “Her başlangıç bir devamdan başka bir şey değildir. 

Kırmızı, başrol kadın oyuncusu Irène Jacob’un yanı sıra, tema olarak da benim çok sevdiğim başka bir Kieslowski filmi olan Veronica’nın İkili Yaşamı filmiyle paralellikler taşır. Her iki filmde de bir yandan kesişen yazgıları görürüz, bir yandan da birbirine teğet geçen hayatları. Kırmızı’da Cenevre’de üniversite öğrencisi olan, aynı zamanda modellik yapan Valentine’in (Irène Jacob) arabasıyla bir köpeğe çarpmasının ardından köpeğin sahibi yaşlı yargıçla (Jean-Louis Trintignant) yolları kesişir. Kazalar Kieslowski filmlerinde önemli rol oynar, insan hayatlarının kırılma noktalarıdır. Bu kaza sonrasında da Valentine’in hayatının gidişatı değişir. Öte yandan Valentine ile yargıç olmaya hazırlanan, onun ruh eşi olabilecek Auguste (Jean-Pierre Lorit) birbirlerinden habersiz yan yana yaşarlar. Aynı mahalle kahvesine gider, arabalarını aynı sokağa park eder, müzik dükkânında sırt sırta aynı şarkıyı dinlerler fakat birbirlerini bilmezler. İşte burada bir şey insanın içini ince ince sızlatır. Farkına varmadan kendi mutluluğumuzun yanından geçip gidiyor olma ihtimali. Kaçırılmış karşılaşmalar. Ve bir bekleme hali. Hayatımızın müsveddesini yaşıyoruz da asıl hayat henüz başlamamış gibi... Ya da insan ömrünün ne yapsa tamamlanamayacak olması.

Gizlice komşularının konuşmalarını dinleyen, "mutlu" ev manzaralarının sakladığı sırları bilen yargıç ise filmde kötümserliğin kalesi gibidir. Bu gizli dinlemeleri fark edip dehşete kapılan Valentine “Polis misiniz?” diye sorar yargıca. O da “Daha kötüsü… Yargıcım” diye karşılık verir. “Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermek kibirden başka bir şey değil.” Valentine’in hayata karşı iyimser, sıcak yanıyla yargıcın sinik bakışı birbiriyle çarpışıp durur. “Vicdanımızı rahatlatmak için iyilik yaparız, gerçekten iyilik yapmak için değil,” der yargıç. “İnsanlar kötü değildir, sadece bazen güçsüz olabiliyorlar,” der Valentine. Onu modellik yaparken bile gülümserken görürüz, üçleme karakterleri içinde geri dönüşüm kutusuna cam şişe atmaktan zorlanan yaşlı kadına yardım eden tek karakter Valentine’dir. Kieslowski, Irène Jacob’un gerçek hayatta da iyi niyetli ve mütevazı biri olmasından dolayı bu rolde onu tercih ettiğini söyler, hatta Kırmızı onun için yazılmıştır. “O bir köpeğe çarptığında onu arabasına alabilecek biri,” der. Kieslowski’nin filmlerinde önem taşıyan, birilerine yardım eden, çaba gösteren karakterlerindendir Valentine.

 

Her şeyi biliyor görünen yargıç da Valentine’in bu yanına kayıtsız kalamaz ve kendisi için ikinci bir hayatın, gerçekleştiremediği bir hayatın hayalini kurmaya başlar. “Siz benim karşılaşmadığım kadınsınız,” der ona. Yaşlı yargıcın yaşadıkları Auguste’ün yaşadıklarının aynasıdır. Biz seyirciler hiçbir zaman Auguste gerçekten var mıdır yoksa yargıcın kafasında yarattığı kişi midir bilemeyiz. Birilerinin hayatını yaşamak, Kieslowski’nin deyişiyle “birilerinin yukarıda yaptığı bir hatayı değiştirmek” mümkün müdür? Kırmızı bu soruyu tekrarlayıp durur. 

 

Kırmızı filminin bir telefon sesi ve duvarların içinde, yerin altında uzayıp giden telefon kablolarının yolculuğuyla açılması tesadüf değildir. Telefon, filmde baştan sona önemli bir motiftir, insanlar arasındaki iletişimden çok engelleri ortaya koyar, hatta bir kaygı aracıdır. Valentine’in hiç görmediğimiz sevgilisi, telefon aracılığıyla Valentine üzerinde baskı kurar, onu denetler ve yargılar. Valentine telefona yetişemeyince telaşlanır. Auguste, elinden kaçırdığı sevgilisini arayıp durur ama karşısında hep bir sinyal sesi duyar, telefon açılmaz.

 

Senaryonun yanı sıra Piotr Sobocinski’nin sahne içinde gözetleme hissi veren sahneler, çerçeveler, cam yüzeylerde çoklu yansımalar yaratan ve pencerelerin dışında gezinerek Auguste’le Valentine’i aynı sahnelere taşıyıp birleştiren kamerası da bu hikâyenin güçlü bir anlatım aracıdır. Kimi zaman bir trafik lambasında, kimi zaman köpeğin tasmasında, yanıp sönen ışıklarda, şans makinalarında karşımıza çıkan kırmızı renk gibi. Valentine’le Auguste’ün konuştukları bir sahnede yargıç birden “Durun bir dakika, çok güzel bir ışık var,” der. O sırada sanki herkes susar, biz seyirciler de nefesimizi tutup ışığın yavaşça odayı dolduruşunu, yaşlı yargıcın yüzüne daha uysal bir ifadenin yerleşmesini izleriz. Valentine de o yumuşak öğle üzeri ışığı gibi o katılaşmış görünen yargıçta bir şeyleri çözer. Çok güzel bir sahnedir, gündelik hayatın mucizelerinden biri.

 

Filmin sonundaki feribot kazasında Valentine, sakız reklamında trajik bir olayı düşünüp üzgün bir poz verdiği reklam afişindeki imgesini tekrarlar. Kendini gerçekleştiren kehanettir adeta. Kazadan kurtulan altı kişi üçlemenin karakterleridir. Yedinci kişi ise filmlerden bilmediğimiz bir barmendir. Kieslowski’ye yedinci kişinin kim olduğunu sorduklarında “belki de hakkında film yapılması gereken bir kişi,” der. Her ne kadar Kırmızı filminden sonra film yapmayı bırakabileceğini söylese de belki de sıradaki onun filmidir fakat yolları o barmenle kesişmeden hayata veda eder.

 

 **Yazı Paralel Sinema sitesinde yayınlandı.



 

3 Nisan 2015 Cuma

şarkı söyleyen kadınlar: kıyameti beklerken

Şarkı Söyleyen Kadınlar herhangi bir yerde ve neredeyse herhangi bir zamanda geçiyor. Karşımıza Büyükada çıksa da burası kıyametini bekleyen herhangi bir yer olabilir. Yaklaşan deprem nedeniyle tahliye edilen bir ada, buna kulak asmadan orada kalıp kendi felaketlerine gömülmüş erkekler ve hayatları onların felaketlerinden etkilenen kadınlar.

Film etkileyici bir fırtına sahnesiyle açılıyor. Sonunu bekleyen adada bir küçük kıyamet yaşanıyor. Esma, pelerini ve boynuna astığı feneriyle filme sert bir rüzgârla bir masal karakteri gibi giriyor. Biliyoruz ki Esma, bu masalın iyilerinden. “Kötülük” ise oğluna karşı son derece haşin davranan avcı baba Mesut (Kevork Malikyan), hastalığını öğrendikten sonra baba evine sığınan, çocukluktan çıkamamış oğlu Adem (Philip Arditti) ve Mesut’un geçmişi karanlık, “zampara” doktor arkadaşı (Vedat Erincin) arasında pay ediliyor. Bu kötücüllüklerinin nedenini tam olarak hiçbir zaman bilemiyoruz. Diğer tarafta da Adem’in bencilliklerinden ve sorumsuzluklarından çeken karısı Hale (Aylin Aslım), Mesut’un yanında çalışan Esma (Binnur Kaya) ve bir fırıncının tecavüzünden kaçıp Esma’nın yanına sığınan Meryem (Deniz Hasgüler) var. Bir de atların dilinden anlayan, sürekli kitap okuyan suskun Emin’i ve Meryem’in eski kocasını görüyoruz. Filmde bu karakterler kadar, uzun sekanslarla çekilmiş, koruluklarda can çekişerek ölümü bekleyen atların da önemli bir yeri var.

“Başkasının acısına kör kalmak” filmin temalarından biri. Adem’in uyanışında da önemli bir rol üstleniyor ve hasta atlar, film boyunca ağıt yakarak kayıp oğlunu arayan anne, bir bakıma kör kaldığımız bir acının temsili oluyor. Esma ise başkasının acısını hissedip dertlere çare arıyor. (Ve zaman zaman bütün o şaşkınlığıyla Vavien’den çıkagelmiş gibi duruyor.) Adem’in ağrısına şifa bulmaya çalışıyor, yas tutan anneyi teselli ediyor, kimsesiz Meryem’e kol kanat geriyor. Etrafındaki kötülüklerden etkilenmeden, saf bir inançla duasını ediyor, “inşallah” sözünü dilinden düşürmüyor. Diğer kadınlarla baş başayken ağaçlar arasında, deniz kenarında şarkılarını, tekerlemelerini söylüyor. Film bizden, o mahrem anlarda içlerinden geldiğince konuşan, şarkılar mırıldanan, hatta saçmalayan (insanın zihnine kazınan yatak-tatak tekerlemesi) kadınların özgürlük duygusunu hissetmemizi istiyor. Hatta sanırım atlarla, onların sakatlanmış, ket vurulmuş halleriyle kadınlar arasındaki bir benzerliği de belli belirsiz işaret ediyor

Fakat nedense bunları soyutlayarak anlatmak isterken kendi sentetikliği içinde derdini, karakterlerini hissettirmekte yetersiz kalıyor ve Mesut’un evi bir yerden sonra neredeyse acemice bölüştürülmüş rollerle birlikte bir tiyatro dekoruna dönüşüyor. Film zaten baştan sona baba-oğul, doğa-insan, kadın-erkek çatışması ve iyilik-kötülük, yaralamak-iyileştirmek, inanmak-inanmamak gibi kavramlara göndermeler yapıyor, ara ara erkek şiddeti ve cinselliğini ekrana taşıyor. Film boyunca birtakım alegoriler üzerimize boca ediliyor. Esma’ya görünen geyiğin ya da “en güzel yatak deniz” lafının neyin karşılığı olabileceğini düşünürken Adem bir aydınlanma yaşıyor, Esma bir yerlerden düşüp hiçbir şey olmamış gibi karşımıza çıkıyor, (Binnur Kaya’nın kaderi oldu artık.) ara ara Halit Ergenç –maalesef Osmanlı padişahı sesiyle- uhrevi metinler okuyor, filmin bir yerinde pelerinli Esma, ölü İsa’yı kucağında tutan Meryem, bir pieta heykeli olarak gözümüze görünüyor. Seyirci olarak bu kadar çok göndermenin, alegorinin altında ezilmemek kolay değil. Bunlara yetişme telaşının verdiği yorgunluk ve bu dağınıklığın ortasında bırakılmanın hayal kırıklığıyla artık filmi değil de sonu gelmeyen bir kafa karışıklığını seyrediyoruz sanki. Bohçanın içinden çekilip etrafa saçılmış çaputlar ve sersemleten bir rüzgârla baş başa.

*Filmi izlerken atların o yürek paralayıcı halini görünce pek çok kişi gibi bu çekimlerin nasıl yapıldığını merak etmiştim. Reha Erdem bir söyleşisinde hiçbir ata zarar verilmediğini, adada çok sayıda ölüme terk edilmiş, can çekişen at olduğunu söylüyor.

**Yazı Paralel Sinema sistesinde yayınlandı.