7 Şubat 2015 Cumartesi

"bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte"

Ne çok şey birikti! Şu sıralar öyle çok yazmak istiyorum ki... Tam "bitti sanırım" derken birden böyle bir yazma isteği geliyor işte. Kafamda yazılarla dolaşıyor, vapurlara, otobüslere bu yazılarla binip insanlarla konuşurken arada paralel bir evrene kaçıp bir şeyler karalamak istiyorum. Bazen sokaklar, şehirler, vapurlar bir metnin parçası gibi görünüyor insanın gözüne. Aslında böyle zamanlarda insan kolay kolay akışa kaptıramıyor kendini. Hani dünyanın o tuhaf akışına. Marguerite Duras'ın -onu da yazmak istiyorum- bir lafı vardır: "İnsanların hayatlarını güzelleştirebilecekken bunu seçmemeleri çok tuhaf," der. Hayatımız tam da böyle işte.

Bir süredir bir sinema sitesine (Paralel Sinema) ara ara yazılar yazıyorum. Gerçi son zamanlardaki iş yoğunluğu, bir de seyahatler beni o yazıları yazmaktan da alıkoydu. En son, malum şubat ayı nedeniyle en çok sevdiğimiz aşk filmiyle ilgili bir yazı istediler. Bu “en” lafı beni hep ürkütür aslında. Fakat bu kez çok tereddüt etmeden Köprü Üstü Aşıkları’nı seçip bir şeyler yazdım. Paris, köprü altları, iki kırgın ruh. Bana çok dokunaklı gelen bir aşk hikayesidir. O aşıkların evrende baş başa kalmışçasına "hırsızlar polisler açlar toklar uyurken" köprü altlarında şehrin en bakir zamanlarını yaşadıkları anlarla örülüdür ya film. "Herkes yokken biz oluruz, uyumayalım". Turgut Uyar bu şiiri onlar için yazmış gibidir. Neyse, aslında bu filmi sonraki yazıya bırakmıştım da heyecanlandım duramadım yine. Bu filmi düşünürken aklıma daha önce yazdığım bir sinema yazısı geldi, eski, epey eski bir film hakkında. 29 yaşında ölmüş Jean Vigo’nun, Fransızların anarşist çocuğunun son (1934) filmi. O da erken yaşta gitmişlerdendir. Bir lafı vardır sık sık andığım: “Ergenliklerinde, sonradan olabilecekleri kişiyi katledenler, yazık size!” der.

İşte filmin yazısı. Bu yazı Nezleli Karga’da da yer alsın istedim. (İçinde tek taş yüzük  ve “aşırı enteresan” bir evlilik teklifi vs olmayan bir aşk filmi çok şükür.) Aslında bu filmi aşk filmi olarak sınıflandırmazdım sanırım, epey mutedil bir filmdir, olaylar fazla dramatize edilmeden, neredeyse çocuksu bir hafiflikle yaşanır. İzlerken hatta pek anlamazsınız bile, sonra sonra filmi sevdiğinizi farkedersiniz.  Köprü Üstü Aşıkları başka bir yazıya... Onun rüzgarı biraz daha şiddetli. "Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte," der ya şarkı, ki bu sözü hüzünlü ve çok güzel bulurum. Bütün güzel aşk filmlerinin bu sözün gölgesine sığınabileceğini düşünürüm...
Latalante: Sinemanın Eskimeyen Şiiri
L’Atalante bana kalırsa sinemanın ruhu hep genç kalacak filmlerindendir, büyüsü ve şiirselliği hiç eskimez. Film iki genç aşığın, Jean (Jean Daste) ve Juliette’in (Juliette Parlo) kasabadaki evlilik törenleriyle başlar. Genç çift oradan Jean’ın kaptan olduğu, filme de ismini veren L’Atalante isimli mavnaya geçer. Filmde en az genç aşıklar kadar yeri olan Pere Jules (Michel Simon) da mavnada çalışan egzantrik, yaşlıca bir denizcidir. Ömrünü denizlerde geçirmiş, dünyanın büyük limanlarını dolaşmış, oralardan hikayelerle dönmüştür. Vücudu “onu sıcak tutan” dövmeleriyle kaplıdır, odası da tıpkı denizlerde geçirilmiş bir ömür gibi izlerle ve hatta kaybedilen bir arkadaşın mumyalanmış eli gibi tuhaf anılarla doludur. Juliette ise onun aksine küçük kasabasından dışarı çıkmamıştır. Taze bir iştahla dünyayı keşfetmeye hazırdır. Zaman zaman hayranlıkla yeni bir dünyayı temsil eden kişilere kaptırır kendini. Dünya onun için Paris’tir, Paris’e en yakın olduğu zamansa radyo dinlediği zamanlar. Bu yüzden Jules’ün hikayelerine büyük bir merak besler. Jean ise kah Juliette’e olan aşkıyla coşar, kah onu başkalarından kıskanır, iyice hırçınlaşır, gözü bir şeyi görmez. 

Film boyunca iki aşığın birbirlerine aşkla birşeyler fısıldamasını, gülüşmelerini, küsmelerini, çocuklaşmalarını, birbirlerini arzulamalarını; kısacası yeni bir ilişkinin hemen yön değiştiriveren farklı ruh hallerini görürüz. Hem birbirlerini çok sevip birbirlerine ilgi gösterirler, hem kendi bağımsızlıklarının peşine düşmek isterler. Juliette’ın en büyük isteği Paris’in uzak ve ışıltılı dünyasını görmektir, Jean ise bu dünyayı Juliette’e göstermekle onu bu dünyadan kıskanmak arasında gidip gelir. Paris’te Juliette’in mavnadan ayrılmasıyla iki aşık acı çekip birbirini özlemeye başlar. Paris bir taşralı için büyüleyici olduğu kadar acımasızdır da. Juliette’in bu şehrin sokaklarında kendine ait bir yer bulamaz. Jean ve Juliette birbirlerine küsüp ayrı yerlerde birbirlerini hayal ederler. İki aşık, Pere Jules’ün müdahalesiyle sonunda birbirlerine kavuşur. Onların dünyasında aslında pek çok his uçucudur, kırgınlıkları da öyle olur.

Bana kalırsa film eskimemesini kusursuzluk arayışından kendini özgürleştirip özgün sesini bulmasına, yönetmenin sinemada doğaçlama hissi veren anların büyüsünü keşfetmesine borçludur. Film, kahramanların farklı ruh halleri üzerinden Maurice Jaubert’in müziklerinin eşliğinde neredeyse L’Atalante’nin Seine nehri üzerinde ağır ağır ilerleyişi gibi akıp gider. Kimi zaman muzip, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli, bir tonda… Aslında hikâyede fazla bir şey olmuyor gibidir fakat yönetmen bir şekilde izleyiciyi ele geçirmeyi başarır. Karakterler katı bir şekilde kategorize edilmemiş, nefes alıp veren, kanlı canlı kişiliklerdir. Yönetmen onları idealize etmez, onlara hata yapma özgürlüğü tanır.

Bunun yanı sıra filmin yarattığı görsel dil de büyüleyicidir. Sinematograf Boris Kaufman’ı da burada anmak gerekir. Filmin başlarında Juliette’in dumanların arasından ağır ağır ilerleyen kapkara mavnanın üzerinde uçuşan gelinliğiyle göründüğü sahne, su altı görüntüleri, rüya sahneleri çok etkileyicidir. İnsana hep aşkın o elle tutulamayan, rüya ile gerçek arasındaki, puslu doğasını anımsatır.

1. Fotoğraf: kaynak
2. Fotoğraf: kaynak