22 Kasım 2014 Cumartesi

bana çiçek vermişti albayım, üzerimde pembeli mavili bir gömlek

Blogun beşinci yılı doldu bu ay. Dedim "hadi artık, bırak şu mızmızlığı!" Demek ki sonbahar aylarında dürtüyor bizi bir şeyler yazmamız için. Kalemkutusu seçme, martıları seyretme, işporta şemsiyeler eskitme, ağaçlara sarılma mevsiminde. Gökyüzünün mavi olmayı unuttuğu, ayakların su almaya başladığı mevsim. Son zamanlarda boşlamış gibi görünsem de çok sevdim burayı, en çok da buradaki sohbetleri ve blog komşularımı. Nefes aldığım, paylaştığım, öğrendiğim, düşündüğüm bir yer oldu Nezleli Karga, okuyanlar, ses verenler sayesinde. Siz çok yaşayın e mi! :)

Aylardan Kasım örtmenim! Bir ciddiyeti var sanki bu ayın, ceketini giyip önünü iliklemiş, bir görev bilinciyle kışı bekliyor. "Kasım ihtiyar, ölü bir ağaca bağladı beni / Nisana haber verin kurtarsın beni” diyor şarkı. Biraz insafsız mı ne? (Tom Waits değil bu kez Liz Durrett söylüyor. Hatta bugünlerde şu seçkiyi dinliyorum, yeterince hüzünlenememekten şikayetçiyseniz sevebilirsiniz :P)

Mevsimden mi bilmem ama bugünlerde her şey pek dokunaklı geliyor, insanlık hallerine uzaktan bakıp bakıp ağlayasım var. (Ispanağı içli bulduğum günler oluyor, öyle yeşil ki!) Niye öyle? Peki ama bir yandan acıklı değil mi halimiz? Ne yapıyoruz küçük sincaplar gibi bir ağaç kovuğunu dünya belleyip? Avucumuzda bir palamut, nerelere saklayacağımızı bilemiyoruz Palamut yahu!:) Sonra bir de memleket halleri var, "yurttan sesler"! Bazen umutsuzluğa kapılmıyor değilim. Bu topraklardaki çarpık bakışlarımız, zihnimize kök salmış önyargılarımız filan. Hastamız yaşayacak mı, daha doğrusu hep böyle mi yaşayacak doktor? Öte yandan kendi kendini eğlendiren bir hokkabaz gibiyim, sirkin kadrolusu! Hep bir oyun oynamalar, (Mezartaşıma öyle yazsınlar, “doymadı oyuna!” Valla yazsınlar) kuşlara isim bulmalar, kedilere meslek yakıştırmalar, şarkı tutmalar, arkadaşlara takılmalar, isim tahmin etmeler filan. Oyun oynamadan olmuyor. Yoksa işte, o bildik tekrar.  
   
Kasım dedim ya, hani bir de insanlık halleri dedim, okul yıllarından her hatırlayışımda içimi yakan bir olay vardır. Minicik bir olay belki ama hiç unutamam.

Ortaokuldayım. Bazı günler okula erken gelip ek ders yapıyoruz. Öğlenciyim yoksa. O gün üzerimde önlük var –hayret!-. Asıl, pembeli mavili bir gömlek giymişim içine, önlük yakasının üzerine çıkarmışım, “havalı” olduğumu düşünüyorum o gün. Komik işte!

Derste birkaç şey lazım oluyor, ben getireyim diye atıyorum kendimi sınıftan dışarı, bana yeter ki tebdil-i mekan, hareket olsun! Odtü’deyken de hafta sonları, hava güzelse, yurttan Yüzüncü Yıl’a uça uça giderdim, şaşırırdı herkes. Sabahları o yürüyüş bana çok güzel gelirdi. Ekmek almaya gönderildiğinde sevinen ender çocuklardan olabilirim. Şimdi daha üşengecim herhalde. Her neyse, eski bir okul bizimkisi, (koskoca Mersin Ortaokulu!) tavanları yüksek taş bir yapı. Mermer merdivenlerle Bugünün Saraylısı gibi –Sema Yunak versiyonu- iniyorsunuz aşağıya. Koşarak iniyorum. Okul kapısında nöbetçi öğrenci duruyor. Sabahçılardan. Karşılıklı gülümsüyoruz. Küçücük bir konuşma geçiyor aramızda. Pek hatırlamıyorum, belki de ona soruyorum silgi mi tebeşir mi, nerede diye. İnce, utangaç biri, azıcık tutuk konuşurken. Sonra sınıfa giriyorum. Birkaç kez tekrarlanıyor bu, inip inip çıkıyorum. Biraz da heyecanlanıyorum karşılaşma için. Her seferinde gülümsüyoruz birbirimize. En son aşağı indiğimde elinde küçük bir çiçek demeti var, nasıl tutacağını bilemediği. Çiçeği bana uzatıyor. Ne dediğini de hatırlamıyorum, belki de bir şey demiyor, sadece çiçeği veriyor. Taşrada büyüyenler bilir, bu küçük hareketler o dünyada büyük sesler çıkarır, eller hep bedenlere biraz büyük gelir. Benim okul yıllarımda öyleydi.

Çiçeği saklamaya çalışarak sınıfa giriyorum. Yanımda oturan Nebahat meraklı biri, hemen soruyor. Ben de söylüyorum. Hoşlanmıyor bundan, başıma korkunç bir şey gelmiş olduğu konusunda ısrarcı. Sınıfın erkeklerine fısıldıyor. Zil çalıyor, sabahçıların dersi bitiyor. Sınıftakilerin yanında aşağı inmeye çekiniyorum. Bekliyorum ki herkes insin. İndiğimde nöbetçi öğrenciyi göremiyorum. Daha sonra yanıma sınıftan Gökhan geliyor. İri yarı bir çocuk. “Merak etme, dövdük,” diyor. “Kimi?” diyorum. “Nöbetçi çocuğu,” diyor. “Neden” diyorum, boğazım düğümleniyor. Başka da bir şey demiyorum. Koşarak okul bahçesine iniyorum. Özür dileyeceğim ama bulamıyorum, koskoca Mersin Ortaokulu! Sabahçılar dağılmış. İsmini de bilmiyorum. Ağlayarak yanaklarım yana yana, bahçede dolanıyorum. Sanki onu bulup söylemezsem dünyanın düzeni değişecek. “Kaşağıyı ben kırmıştım” diyemeyen Ömer Seyfettin karakteri gibiyim neredeyse. Dedim ya taşrada küçük hareketler büyük sesler çıkarır diye. O gün okul çeşmesinin yanındaki beton oturaklardan birine oturup içi kavrulan bütün öykü karakterleri adına ağlamış olabilirim. Çocuk halinle başedemediğin bütün ağırlıklar adına...

Nöbetçi çocuğu bir daha görmedim. Bu olay,  yakasını çıkardığım mavili pembeli gömlekle birlikte aklıma gelir hep, sanki o gömlektir o çocuğun dövülmesinin nedeni. Ah işte... Çağan Irmak filmi olmaya doğru gidiyor yazı, tam böğrümüzde Kemalettin Tuğcu oturuyor da bizim mi haberimiz yok acaba:)

Küçücük bir olaydır ama koca bir insanlık sıkıntısı gibi hala içimi sızlatır. Böyle bir ortamda büyümüş olmak biraz içimi karartır. Bu coğrafyadaki bilinçaltının köklü arızalarından kendimizi ne kadar kurtarabilmiş olabiliriz ki diye düşünürüm, bu ortamda sevmeyi, aşık olmayı ne kadar öğrenmiş olabiliriz? Bu huzursuz debelenmelerimizde böyle "küçücük şeyler"in payı nedir? Ne bileyim… Belki de üzülmemeli, insanlık hali dediğimiz böyle bir şeydir, peşpeşe hata yapma, birilerini yaralama ve debelenme hali.

Ama üzülüyoruz işte, üzülmeyenler adına da üzülmek gerekiyor örtmenim. Yine de öğreniyoruz. Neymiş, birilerine çiçek vermek kötü bir şey değilmiş, çiçek güzel bir şeymiş. Hele ki nöbetçi öğrencilerin okul bahçesinden topladığı, arasına elinizi hafifçe çizen otların karıştığı, boyları birbirini tutmayan çiçekler çok güzel bir şey!