8 Mayıs 2014 Perşembe

çay, annem, bir de ben

 umulmadık bir gün olabilir bugün
aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
bir çay söyle yağmurların kokusunda.


Dün akşam etrafı toparlarken elime geçen fotoğrafların başında oturdum kaldım. Bazen ezbere bildiğinizi sandığınız bir fotoğrafta sonradan neler neler görüyorsunuz. Balkonda oturmuşuz, çay içiyoruz. Üzerimde çiçekli bir yaz elbisesi. Hani bazen hayatın hafif ve dalgacı olduğunu hissettiğimiz zamanlar vardır, onlardan biri olsa gerek. Evin içinde, patiska perdelerde bir esinti gezinir, ikindi vakti çay demlenir. Gündelik bir ritüel olarak çay! İtiraf edeyim, içimde pek çok şeyi anlamsız bulmaya yakın sinik biriyle didiştim hep, yazmaya her oturuşumda da yanımda biter, bir rahat vermez. Napalım, alıştık. Fakat bir tek çay karşısında bir şey diyemedi, onun karşısında boynu hep kıldan ince.

Engin Geçtan “hayatta en güzel şeyler bedava” diyor. Fotoğrafa bakınca bu laf geldi aklıma. Annem “bir çay demleyelim” der, öyle der ki sanki “hadi her şeyi şöyle bir havalandıralım, çiçek dikelim” filan der. (İstanbul’a gelir, penceremden benim göremediğim çiçekleri görür, hala buradaki kerevizlerin yeşil saplarının –Mersin’de sapsız satılıyormuş- nasıl da güzel olduğunu anlatır durur. Kerevizden bir heyecan yaratılır mı yaratılır işte.)

Yatılı okuldaki ilk günümde, o Pazar günü, İç Anadolu’nun bozkırında, bomboş bir arazinin ortasındayım. Bulutsuz, gölgesiz ve neredeyse insansız bir gün -biraz erken bırakılmışım okula- bir ağaç altı yok, güneş tepede, önümde betonarme lise binası, donuk gözler gibi sıralanmış pencereleri. Hayatı saçma bulmak için eşsiz bir gün! Dolaşıyorum etrafta, sonra bir kadına rastlıyorum, bekçinin eşi sanırım. Evinin önündeki taşlığı yıkıyor. Aslında nasıl da insanı rahatlatan bir şey, “bir taşlık yıkanıyor”. Hayatın sakince akışını sürdürmesi. “Çay içer misin,” diyor. “İçerim” diyorum. O yeni yıkanmış taşlığın serinliğinde, saksı çiçeklerinin arasında ikimiz sessiz sessiz çay içiyoruz. O kadını unutamam. Belki de, yatılı okula gidenlerin ilk günlerini kurtaran bir evliya kadındı. Kim bilir. Adını bile bilmediğimiz insanların iyiliklerinin üzerimizdeki etkisi ne güzeldir.

Çay, işte şairin dediği gibi, mutfağa dikilen o kokulu ağaç. Çocukluğum o ağacın altında geçti. O sürgit düzenin içinde bana hep göz kırpan bir şey oldu. Bir ses kulağıma C. Süreya'nın şiirindeki gibi "umulmadık bir gün olabilir, bir çay koy yağmurların kokusunda," dedi. Eski bir arkadaşlık bizimkisi. Ne olursa olsun evlerde her şeye rağmen bazı şeyler neşeyle yapılır. Çay demlemek de onlardan biri. Hem bir özen ister. Öyle suyunu çok kaynatmamalı, çayı yakmamalı, demlemeden önce çayı azıcık çalkalamalı,  altını kapattıktan sonra bir süre dinlendirmeli. Cam bardakta, rengini göre göre içmeli.

Kahve şehirse, çay taşra. Çayda hep bir kır havası. Çocuklukla kurulan bir bağ. O yüzden şu çay yapan modern zımbırtılara bir türlü ısınamadım, bir yanım alabildiğine eskici. Hani neredeyse o köy kahvelerinde odun sobası üzerine konan alüminyum demlik olsun –ki kapağı yamulur, hep zor kapanır ya da kapanmaz – diye tutturacağım. Gidip dört beş liraya çay içersem çay içmiş gibi olmuyorum. Kantin köşelerinde, dumanlı beşeri kantininde, ahşap iskemleler üzerinde, şehirlerarası otobüslerin mola yerlerinde, muşamba örtüler üzerinde, çıplak lambalı öğrenci evlerinde içilmiş çayların ruhu insanı rahat bırakmıyor. Çay gözümde imkânsızlıkların ve azlığın içeceği. Ayrıcalığın içeceği değil, çayla “özel” hissetmezsin kendini, sıradanlığının keyfine varırsın.

Kahveyi severim de onunla arkadaşlığımız görece yeni sayılır. Diğerini avucumun içi gibi bilirim. Gözümü onunla açtım, yataktan onun kokusuyla uyandım, uykudan sıyrılıp güne onunla başladım. Eve yayılan çay kokusuyla, annemin çay kaşığı sesiyle... Sevmediğim işlere onunla katlandım. Hep çaycılarla suç ortaklığı yaptım (israr etmeyiniz, açıklayamam). Kaç çay bahçesinde sıcak çay içmek için çay ocağının yakınına oturdum. Kötü çay yapan kaç yeri defterden sildim (böyle de acımasız olur bu klan.)  

Annem “çay demleyelim mi?” diye sorar. Aslında bu bir soru değildir. “Tut ucundan da dünyayı değiştirelim,” demektir,  karşısında hiçbir sinik dayanamaz. Bu soruya “bu saatte mi”, “bilmem ki” diye karşılık verilmesi abesle iştigaldir. Çay her saatte demlenir, uykuyu kaçırır, kaçırsın, dünyayı değiştirecekken bir ağaç altında uykumuz kaçmış çok mu?