27 Nisan 2014 Pazar

çöldeki izler

çöldeki izler tracks

Bu yıl festivalde seçtiğim filmlerin çoğunun kadın hikayelerinden oluştuğunu farkettim. Papusza, May'in Yazı, Ida, Muhteşem Kedibalığı ve Çöldeki İzler. Çöldeki İzler'i seçerken itiraf etmeliyim ki çölde geçiyor olması, ilham verici hikayesi ve bir yol filmi olması etkiliydi. 

Film gerçek bir hikâyeye, 1977 yılında 2700 kilometre yürüyerek Avusturya çölünü 9 ayda geçen Robyn Davidson’ın yolculuğuna dayanıyor. Robyn daha sonra seyahatiyle ilgili yazdıklarını bir kitap haline getiriyor. Film de bu kitaptan uyarlanıyor.

Robyn, bağımsızlığına düşkün, içe dönük bir genç kadın. İnsanlarla bir arada olmaktan, konuşmaktan pek hoşlanmıyor fakat köpeği Diggity’yle dokunaklı bir ilişkisi var, çöl yolculuğu için tanıştığı develerle de hemen bir yakınlık kuruyor. Hayvanlarla kurulan o sessiz iletişimin güzelliği... İki yıl boyunca hem seyahatte yanına alacağı develeri yakından tanımak hem de para kazanmak için çiftliklerde çalışıyor. Yolculuğuna finansal destek sağlayan National Geographic, belli duraklarda buluşmak üzere yanına, Robyn’in istemediği kadar konuşkan, fazlaca hevesli fotoğrafçıyı, Rick Smolan’ı (Adam Driver) gönderiyor.

Biz bir yandan Robyn, köpeği ve dört devesiyle güneş altında, kızıl kum tepelerinin arasında yürüyor, bir yandan da geçmişindeki trajik bir olaydan ara ara sahneler görüyoruz. Ne hissettiğini açık etmeyen kahraman hakkında biraz daha bilgi sahibi olmamızı amaçlamış bu sahneler, nedense insanın üzerinde istenen etkiyi yaratamıyor, bir hoşluk, lirik bir anlatım olarak öylece bir kenarda kalıyor.

Fakat bence filmin en büyük kusuru, bu gerçekten kendince bir meydan okuyuş olan seyahatin, yönetmen eliyle daha evcimen bir macera yolculuğuna dönüşmüş olması. Çölün yerlilerinden biri “Burada ölmek için şanssız olmanıza gerek yok,” diyor filmde. Ne var ki Robyn yolculuk boyunca hastalanmıyor bile. Tüm o referansların, işaretlerin silindiği yerde, düpedüz bir yalnızlık coğrafyasında eski bir pusulayla yolunu hiç şaşırmıyor. Biz de yaşadığı zorluğa ikna olmak için Robyn’in çatlayan dudakları, güneşten kabarmış teni, erimiş sandaletleriyle yetiniyoruz.

Film boyunca –ilk baştaki çiftlik kâhyası hariç- karşılaştığı insanlar da bir şekilde yardımına koşuyor. Bir aborjin, fotoğrafçının özel hayatlarına saygısızlık etmesine rağmen kadın olduğu için geçemeyeceği kutsal topraklarda Robyn’e eşlik ediyor. Çölün ortasında konuk olduğu bir evde, bir geceliğine de olsa temiz çarşaflarda yatıyor, evin kadını onu kendi elleriyle yıkıyor, saçlarını tarıyor. Sürekli terslediği, şapşal fotoğrafçı onun için arabasıyla kilometreler tepiyor ve güzergâhına su bidonları bırakıyor. Bu “develi kadın”a gösterilen özenin nedenini bilmiyoruz. Sanki iki yılını çiftliklerde, tüfeklerin ve deve dışkılarının arasında geçiren Robyn değildir, bunları hiç düşünmemiştir. Zaten fotoğrafçıyla dokuz ayda topu topu üç kere karşılaşmış oldukları halde filmde neredeyse ne zaman yüzümüzü çevirsek karşımızda fotoğrafçıyı görüyoruz.

Filmde kendi adıma, o haşin coğrafyada yalnız olmanın, dokuz ay boyunca geceleri o ıssızlıkta, gökyüzüne bakarak yatmanın insanda yaratacağı hissi, Robyn’in hayatın biz-her-gece-evine dönen-fanilere görünmeyen bir yanını keşfetmesini görmek istedim. Fakat Robyn’in ne yaşayıp ne hissettiği, bu yolculuğun onu –fotoğrafçıyı sonradan sevmesi dışında- nasıl dönüştürdüğü bir muamma. Yönetmen John Curran belli ki böyle olsun istemiş ve Robyn’i de fazla yalnız bırakmaya gönlü razı olmamış.

Bütün bunlara rağmen ben severek izledim Çöldeki İzler'i. Daha önce Alice, Jane Eyre rollerini üstlenen Mia Wasikowska, bu filmde tam da “kadın başına” bu gözüpek yolculuğa çıkacağına bizi inandıracak bir karakter yaratıyor. Nefis çöl manzaraları ile birlikte senaryonun eksiklerini kapatıyor ve gezginlere yol filmlerinin o kışkırtıcı ruhunu üflüyor.

Ve Alice Springs’te başlayan bu uzun yolculuk Hint Okyanusu’nda son buluyor. İtiraf etmeli ki, kirpiklerinde biriken çöl kumunu –ki film boyunca o toz insanın üzerine yağıyor neredeyse- Hint Okyanusu’nda atan Robyn’i görmek insanı o yolculuğu yapmışçasına rahatlatıyor ve insana sonu denizde biten güzel filmleri anımsatıyor.

*Yazını bir kısmı daha önce paralel sinema'da yayınlandı.

17 Nisan 2014 Perşembe

papusza (taş bebek): çingene şairin hikayesi

Film festivaline olan ilgimi, fazlaca şişirilmiş filmler, şehrin "gözde mekanı" gibi fetiş haline gelen festival filan derken son birkaç yıldır yitirmiştim aslında. Yine de festival (Beyaz Geceler’in anısı ya da) dürtüyor insanı. Bu arada bir üniversiteliden duyduklarımı not edeyim festival gözlemi olarak: “Abi, yaş ortalamasına bakar mısın ya?” Eskiden çoğunlukla öğrenciler giderdi festivale, şimdi öyle değil, yaşına başına bakmadan doluşuyorlar salonlara tabii:) Doluşmakla da kalmayıp öğrenci ataletini -bizim zamanımızda vardı öyle bir mefhum- fersah fersah aşan bir cevvallikle organize olup biletleri filan da alıp bitiriyorlar bu festivalmilitanları!

Papusza filminden bahsedeceğim. Aslında beni hem filmin kendisi etkiledi, hem de filmin merkezinde yer alan şair Papusza, onun gerçek hikâyesi. Film at arabalarıyla yolculuk eden Leh bir Çingene kafilesini anlatıyor. 1907 yılında doğan Papusza (taş bebek anlamına geliyor) onlardan biri. Küçükken çaldığı tavuklar karşılığında Yahudi bir kadından okuma yazmayı öğreniyor, sonra da ne bulsa okuyor, kafasından şarkılar, şiirler yazıyor. Sevmediği bir adamla evlendiriliyor. Çocuğu olmuyor. Farklılıklarından, okuma yazma bilmesinden dolayı da kendi topluluğunda biraz dışlanıyor. İki yıl onlarla yaşayan kaçak bir yazarla (Jerry Ficowski) arkadaş oluyor.

Papusza “belleğimiz yok bizim, olsa endişeden ölürdük,” diyor yazara. Roman dilinde dün ve yarın'ın aynı kelime olduğunu söylüyor. Çingenelerin gadjo’ya (yabancı) güvenmeleri zaman alıyor, yine de temkinli davranıyorlar. Gadjo, kaçak da olsa sisteme ait biri. Onlarınsa hep bir çekişmeleri var o sistemle. İzinsiz müzik yaptıkları için geceyi topluca nezarette geçiriyorlar bir yerde. Parmaklıklar arkasında birden kıpır kıpır bir şeyler çalıp söylemeye başlıyorlar. Parmaklıkların öbür tarafındaki görevliler ne yapacağını şaşırıyor, susturamıyorlar onları. Bayıldım o sahneye!
“Hitler neden bizi yok etmek istiyor biliyor musunuz," diyor biri (P'nin kocası) geceleyin ateş başında konuşurlarken. “Çünkü bizi kıskanıyor, bizim gibi yaşayamıyor ya.” Başka bir gün Lenin'in kendisine "sensiz devrim yapmam, gel n'olur" diye yalvardığını anlatıyor. 

Polonya hükümeti, Çingenelerin evlere yerleştirileceğini, çocukların zorunlu olarak okula gideceğini söylüyor. “Çocuğumu okula göndereceğime derede boğulurum daha iyi,” diyor içlerinden biri. “Bütün ormanlar, yollar bizim, bir evde yaşamak niye?” diye karşı çıkıyor bir başkası. Sonunda evlere yerleşiyorlar, kötü, köhne evlere. O yerleşik düzende fark ediyor insan yoksulluğu, göçebe yaşanırken değil. Gezerken zaten sahip olduğunuz ne var ki!

Ficowski, hakkındaki tutuklama kararı kaldırılınca Varşova’ya ve orta sınıf hayatına geri dönüyor. Penceresinden Stalin’in yaptırdığı gökdelenin inşaatının yükseldiğini görüyoruz. Bu arada Polonya’nın şairlerinden Julian Tuwim’e, Papusza’nın şiirlerini gösteriyor. Papusza ile sürekli mektuplaşıyor bir yandan da. Sonra Çingenelerle ilgili, bu şiirlerin de yer aldığı bir kitap yayınlıyor. Bunun üzerine Çingeneler, tüm sırlarının ifşa olduğunu hissediyor, Papusza’ya bir hain gibi davranıyorlar, onu hepten dışlıyorlar. Onların görünür olmalarını sağladığını düşünen Ficowski buna üzülüyor, “bir belleğimiz yok diyordun, işte bu belleğiniz,” diyor P'ya. Çingeneler içinse gerçekten asla yer alamayacaklarını düşündükleri, yer almak istemeyecekleri bir dünyayı temsil ediyor bunların tümü. Sırlarını kimseyle paylaşmak istemiyorlar.

Film atlamalarla, geri dönüşlerle ilerliyor. Papusza’nın zorla evlendirildiği 15 yaşına dönüyoruz, Yahudi ve Çingene avına çıkıldığı savaş yıllarına, şarkılarının bir orkestra tarafından icra edildiği sahneye. Tavuk hırsızlığından alıkonduğu hapisten çıkarılıp onur konuğu olarak şık giyimli insanların arasına karışmasına. Bir yandan da o kafileyle birlikte yolculuk yapıyoruz Polonya düzlüklerinde, karlı ovalarda, uzun ağaçların, göl manzaralarının arasında.

Sistemin seni ait olmadığın bir şeye dahil etme çabası, seni sadece oradayken kabul etmesi –artık ne kadar kabul ederse- ne acıklı. Eğitim de bunun araçlarından biri oluyor. Bir şeylere gözümüzü açıyor da bu tornaya girip de bir körlük edinmeden çıkmak çok kolay değil. O yüzden çok da emin olmamalı. Zaten birine "ben seni eğiteceğim" dediğin anda, hiyerarşik bir ilişki tanımlanıyor ister istemez. (Sonu gelmeyen anarşik fikirler!)
Aklıma, gittiğim bir resim atölyesi geldi. Bir derste atölyenin hocası, masaya bir örtü örtmüş, altına eskimiş botlar, yıpranmış ayakkabılar koymuştu. Bizi oturttu masanın başına. "Bir elinizi örtünün altına sokun, diğer elinizle de dokunarak gördüğünüzü çizin,” dedi. Ben imkânsız olduğunu düşünmüştüm, sonra yavaş yavaş kağıtta beliren lekeye ben de inanamadım. İnsan gerçekten gözlerinin göremediğini elleriyle görebiliyordu. “Göz yanıltır, mükemmele tamamlar, gözünüze çok güvenmeyin,” demişti Sue.

Filmi izledikten sonra, iyi ki bu film böyle yönetmenlerin (Joanna Kos, Krzystof Krauze) elinden çıkmış, dedim. Bu filmi “yokluk içindeki sıradan bir insanın başarı hikâyesi” olarak izlemek ne fena olurdu. Zaten öyle de sonlanmıyor Papusza’nın hikâyesi. O, iki dünyanın arasında kalıyor, iki dünyanın katı kuralları ve önyargılarıyla da başa çıkmaya çalışıyor, yaşamının son demlerinde iyice yalnız bir hayat sürüyor.

İlk kez Ficowski söylüyor Papusza’ya “sen şairsin,” diye. “Bazen otururken öyle bir geliyor, sonra gidiyor işte,” diyor Papusza. Şairliğin yarısı benimse yarısı da bu rüzgarın, toprağın dercesine. Filmde kimi sahneler siyah beyaz, müthiş bir doğaya açılıyor. Günün el değmemiş saatlerinde, sadece bu kafileye görünen manzaralara. Sonradan Papusza'nın birkaç şiirini okurken hep bu görüntüler geldi aklıma. Bazı saatlere nasıl da kör kalıyoruz diye düşündüm. Bu kadarla kalsa yine iyi...

*Papusza'nın İngilizce'den çevirmeye çalıştığım bir şiiri: 


Ateşi seviyorum yüreğim gibi
Çingene kızını sarsıp
Bu dünyanın ötesine sürükleyen
Vahşi ve ılık rüzgârları
Gözyaşlarımı yıkayan yağmurları
Bedenimi ısıtan
Ve kusursuzca yüreğimin şarkısını söyleyen
Güneşi, o altın Çingene babayı.

Orada kişneyen bir Çingene atı
Uykusundan uyandırır bir yabancıyı
Oysa mutlu eder bir Çingene yüreğini

Ah ne güzel yaşamak, gece ırmağa gitmek
Soğuk balıklar yakalamak
Elinde kalan suyun serinliği…

Çingenelerin geleceğini söyleyen
Horoz ve tavukların
Ve çingene arabasının cennetinde yaşamak.
Ve o gümüş ay,
Hindistandaki ataların babası
Aydınlatır bizi
Gözetir çadırdaki çocukları
Çocuğunu kundaklasın diye
Çingene bir kadına ışık olur belki

Kimse anlamaz beni
O sözünü ettiğim
Orman ve nehirden başka
Anlattığım her şey geçip gitti
Onlardan sonra her şey, her şey bitti
Gençlik yıllarım gibi..