1 Şubat 2014 Cumartesi

can sıkıntısı üzerine

Mystery and Melancholy of a Street - Giorgio de Chirico

Çocukluktan bu yana koruduğum köklü hislerden biri de can sıkıntısı. Çocukken onu neyle ilişkilendirirdim hatırlamıyorum. Annem çekmeceli dikiş kutusunu çıkarırdı, önümde renkli düğmeler, kurdeleler kat kat açılırdı, oyalanırdım azıcık oyalandığımı bilmeden.

Can sıkıntısı aklıma Giorgio de Chirico’nun resimlerini getiriyor. Bu resimler sanki çoğunlukla öğle vaktini anlatır, insanlar güneşin en tepede olduğu zamanda evlerine çekilmişlerdir. fakat nedense gölgeler alabildiğine uzundur. Hatta aslında o hapsolduğu gövdeden kopup bağımsız bir hayata doğru kaçacak gibidir. Kocaman meydanlar, binalar…Tekdüzelik ve etraftaki her şeye sinmiş hayatsızlık.

Son zamanlarda sıkça karşılaşır oldum bu ressamla. Naipaul’un Türkçe’ye yeni çevrilen kitabı (The Enigma of Arrival / Gelişin Bilmecesi) da ismini bu ressamın tablosundan almış. Truman Capote’nin “Yerel Renkler”* isimli kitabında da zaman zaman anılıyor. Nedense zihnim Capote’yi Scott Fitzgerald’la birleştirme eğiliminde. İkisinin aynı insan olmadığını hatırlatmam gerekiyor kendime. Bu arada, Muhteşem Gatsby’yi izledim uçak yolculuğunda. (Film izleme hikâyem o derece acıklı bir noktaya geldi. Kışın soğuk günlerinden umutluyum ama.) Filmi sevmedim, fazlasıyla gösterişli, sirki andırır bir hali vardı, insanda bir baş dönmesi yaratıyor. Gatsby karakterinin savurganlığı yönetmene de bulaşmış. Bugünlerde böyle savurganlıkları içim hiç kaldırmıyor. "Büyük paralar"... (DiCaprio iyiydi ama, versinler artık bir Oscar, diğerlerinden ne eksiği var?)
Okuduğum kadarıyla Capote de can sıkıntısını iyi bilen yazarlardan. Camus'nün Yolculuk Günlükleri'ni okurken de -ki döne döne okuyabilirim o kitabı- onun hakkında böyle düşünmüştüm. Belki de yazmak için ön şarttır, bilmiyorum. New Orleans’ı şöyle anlatmış Capote:
"New Orleans sokaklarının uzun, yalnız bir perspektifi vardır; boş saatlerde bu çevre Chirico resimleri gibidir ve masum bir yüz, uzakta yürüyen rahibeler, bir pencereden yana doğru sarkmış, şişman, siyah bir kol, dar bir sokakta çömelmiş, havaya sabun köpükleri üfleyen ve yükselip patlayışlarını hüzünle seyreden, yalnız bir siyah çocuk) dehşet niteliklere bürünüyor."

Capote’den şimdiye dek bir şey okumadım, mesafeliydim ve biraz da önyargılıydım kendisine. Şehirler hakkında bir deneme kitabı bulunca kaçırmak istemedim. Hiçbir Şeyi Beğenmeyen Arkadaşım’ın ağzından bir tek onun romanı hakkında iyi bir söz duymuştum, gerçi “bilmem kaç yıl önceydi, şimdi okusam belki onu da beğenmem” diye de eklemişti. Anna Karenina’da Tolstoy’un zaman zaman Levin üzerinden verdiği vaazlar benim de içimi daraltmıştı ama Anna’nın hatrına susmuştum. Romanlarla ilgili bir o konuda uzlaştık sanırım.

Bahsettiği şehirlerin çoğu bana tanıdık değil ama kendine has bir üslupla anlatmış Capote. Bir çocuk için bu kent neşesiz bir yerdir,” diyor New York için. (Ben bu lafı İstanbul için söylemek istiyorum.) Bilmem ki şimdi ne düşünürdü. Şimdiki çocukların neşesi bizim çocukluğumuzdaki neşeden farklı gibi. Neşenin en kötü yanı çabuk solabilmesi. İnsan biraz daha kalıcı olsun istiyor. Venedik içinse "karnavalımsı tonlar içeren bir müzeye, kapısız, her şeyin birbirinin içine girdiği kocaman bir saraya benzer. Bir gün içinde hep aynı yüzler bir cümlenin edatları gibi tekrarlar," diyor. 

 Holywood'u ise şu sözlerle anlatıyor:
Çünkü orası yine, gerçi gizlenmiş de olsa ay yüzeyiydi, her yerin hiçbir yeriydi, ama her şeyden önce kıtanın bu öbür ucunda sadece en Amerikan olan her şeyin yığıldığı bir yer bulduğumuz nasıl da doğruydu. Şeytanların yüreği gibi atan petrol pompaları, kullanılmış araba çöplüklerinden oluşan bulvarlar, süpermarketler…"

"Otomobiller parlak sessiz bir sel halinde kayar gider ve benim bembeyaz caddede hareket eden gövdem bir Chirico resmindeki tek canlı öğe gibidir," diyerek yine ressamı anıyor. Kitabın bir yerinde de “bir düşün ölümü gerçek ölüm kadar acıklıdır aslında. Ve düşünü kaybedenlerin isteği o derinlikte bir yastır,” diyor.

O gün Taksim Meydanı da bana Chirico resimlerindeki donuk kareler gibi geldi. İstanbul’da yaşarken, gözümüzün önünde çirkinleşen bu şehre, yavaş yavaş öldürülen bir düşmüş gibi bakıyorum. “Güzel” diye yapılanda da bir sahtelik, göstermelik bir cila. İki gün önce Tepebaşı bulvarının yanından yürürken kentsel dönüşüm levhalarını, gözleri oyuk yaratıklar gibi görünen boş apartmanları gördüm. Şehrin ciğerleri sökülüyormuşçasına bir üzüntü hissettim. “Yeni” olana duyulan tereddütsüz (ve ölçüsüz) hayranlık, şehri ele geçirmiş şantiye canavarı, tektipleşme ve şehir merkezinden uzaklaştırılan "itibarsız" insanlar. Ve tabii “büyük paralar.” Bu düzen insanı ürkütüyor. O gün Lalezar’a gidip çorba içtik, hala orada olmasına şaşırdım.

Can sıkıntısına dönersek bu kadim hissin ne kadarı bu şehre, bu memlekete ait acaba?

Birkaç gündür, Öznur’un aldığı İlk Şarkılar albümünü dinliyorum. Benim yeni çıkan albümlerden pek haberim olmaz o söylemese/almasa. Kadıköy’de ufak bir kafede buluştuk, onun büyük bir kayıp yaşamasından dört gün sonraydı. Uzunca bir süre, solgun öğle güneşi altında her zamankinden daha sakin bir ruh halinde oturduk. Çay içtik, gözlerimiz doldu, biraz ağladık, bir makarna yemeğini paylaştık. Yaz hayalleri kurduk. Onunla çarşıda dolaşıp elbise beğenmişliğimiz çoktur “tam yazın sahilde giymelik” diye diye almadığımız, buradaki hayatımıza ait göremediğimiz elbiseler… Sonra yine çay içtik. Eve gelir gelmez de bu şarkıları dinlemeye koyuldum. Ezginin Günlüğü’nün ilk zamanlarını anımsattı. Hüzünlendim, hüznün can sıkıntısından çok daha güzel olduğunu düşündüm. Öznur'la birbirimizi arayıp "ne güzel değil mi?" dedik, birbirimize en çok hangi şarkıyı sevdiğimizi söyledik. Chirico’nun gölgesinden bihaber karakterleri gibi, dişleri sökülen bu şehirde yine de oyunumuza devam ediyoruz işte. Herhalde bu da dikiş kutusundan hallice:) Varsın olsun.

*Kitabı Süha Sertabiboğlu çevirmiş.