19 Kasım 2013 Salı

kördüğüm

Yıllar Sonra albümünü Ayşe’yle yurt odasında gece gündüz dinlerdik, Hümeyra’nın sanki dışarıdan değil de içimizden, çok derin bir yerden gelirdi sesi.  Gelecekten bir sıkıntı vaat eder gibiydi bu şarkılar, biz de istiflenmiş yurt odasında ağlamadan ona ağlardık. Bugünden bakınca o zamanın derdi kederi çok çocuksu görünüyor gözüme. İçine tam sızmadığın bir hayatta bir şeylere prova yaparcasına. Bir şeyler birkaç beden büyük sanki. Üzerimizdeki Tiffany Tomato kazaklarından hallice:)

O sıralar zaman zaman "bunalımlara" sürüklensem de, kendime çaktırmasam da iyimserlikle doluyum. Yeryüzünün mucizeleri var keşfedilecek. Sokaklarda ve kitapçılarda -Pazartesileri dersi ektiğim günlerde- bazen o kadar heyecanla dolaşıyorum ki o taşkın ruh halinden yorgun düşüyorum. (Şanzelize boyunca tasasız dolaşan bir Amerikalıyım, elimde Herald Tribune eksik!) Birbirimize renkler yakıştırıyoruz arkadaşlarla. Bana mavi düşüyor. Onu bilmem de Hümeyra’nın sesi olsa olsa lacivert. Onu dinlerken gelecek günlerin yasını tutuyoruz, payımıza düşen kadarını, ayrıldıklarımızı düşünüp. Boncukları seviyorum, mavi boncuklar alıp duruyorum, Atatürk Bulvarı’nda uzun yürüyüşler yapıyorum. Sonbaharı güzel bu şehrin! Ayşe ile eve çıkıyoruz sonra. Kek yapıyor Ayşe, evin içi çok güzel kokuyor. Sizi kucaklayan bir şey bu koku! Daha önce demiştim, duvarda Mavi posteri asılı, pek çok öğrenci evinde olduğu gibi. (O zamanlar “ tarz” sahibi olmak bu kadar kafaya takılmıyor.) Yürek paralayan bir flüt sesini getiriyor aklıma bu poster.

Ve bu şarkı: Kördüğüm. Yazıyı yazarken defalarca dinledim. Aklıma, mezuniyet sonrası elden ele dolaşan lise gömleğime annemin yazdığı cümleyi getirdi: “Çözülmüyor içimdeki kördüğüm.” Bu cümle hep duraklattı, hep duraklatıyor beni. Benim için küçük bir hayata sıkışmış, büyük bir dünyadan haberdar kadınların sıkıntısının cümlesi oluyor. Mavisi solmuş bir gömlek cebi üzerinde. Şimdi şimdi bu kördüğümü tanıdığımı düşünüyorum. Aslında gözümün önüne gemi halatlarından koca bir düğüm geliyor.

Geçen gün bir kafede oturuyorum. Elimde Henry Miller’ın yazdığı Rimbaud biyografisi. Neden bu kitabı seçtim ben de bilmiyorum. Kitaplıkta serbest bir gezinme sonrasında elimdeydi. Yoğun bir çalışma döneminden sonra, hiç kitap okuyamamış olmanın verdiği eziklikle bir gece kitaplara baktım. Acele etmeden, ağır ağır. (Kitapların en incesi buydu:) Sadece bu kitabı değil, Rimbaud’dan Cehennemde Bir Mevsim’i ve Sartre’dan Baudelaire biyografisini de birlikte okumaya başladım. Sartre çok katı geldi, sanırım tanısam arkadaş olamazmışım kendisiyle. Baudelaire’i bir cerrah soğukkanlılığıyla neredeyse merhametsizce inceleyerek yazmış. Henry Miller ise kendi üzerinden anlamaya çalışmış şairi, daha yakın buldum o yüzden. Sözünü sakınmıyor yoksa. “Gelecek, ‘kötü’nün alanını bir gizem kalmayıncaya kadar keşfetmekle yükümlü olacak,” diyor. “Güzelliğin acı köklerini keşfedeceğiz, kökü ve çiçeği, yaprağı ve tomurcuğu olumlayacağız.Rimbaud’nun hocası, “kötülüğün derinliklerini kulaçlamışBaudelaire’den söz açıyor. Kimi cümlelerden sonra biraz ara verme ihtiyacı duyuyorum. Yan masada yirmili yaşlarda birisi telefonda konuşuyor. Sevgilisiyle olsa gerek. “Fındıkkıranım benim,” diyor. Gülüyor kıkır kıkır. “Gelirim bak…” “O halde tüpçü kılığında gelirim… O zaman sütçü kılığında gelirim. O zamaaaan… Kek yapıp getiririm.” “Dedim/dedi’li halk şiirleri gibi bu konuşma tekrarlarla böyle devam ediyor. Sevgilisi nasıl biridir diye merak ediyorum. tırnakları ojeli midir, azıcık deli midir, dizilerdeki gibi “aşkım” mı diyordur, boncukları seviyor mudur… O sırada bir şeyler yakıştırıveriyorum bu çifte. Seviyorlar birbirlerini ve oynadıkları bu oyunlar, ne kadar klişe olursa olsun onları kıkırdatacak. Hem sonra kek yapan bir sevgili söz konusu. Belki de hiç acılaşmayacaklar! (Hayal kuruyorum canım.) Ne olursa olsun yüreğimi hafifleten bir şey bu. Can sıkıntısı bazen böyle sizin dışınızda çözülüyor.

Peki bu “ruh ağrısı”ndan mustarip, günlük yaşamı gereksinmemiş olan şairleri nereye koyacağız? Onların hayatlarını okurken büyülenmenin yanı sıra bazen bir kuyunun içindeymiş gibi hissediyor insan. Sesleri, Hümeyra’nın sesi gibi çok derinden geliyor. Üzerinizdeki battaniyeyi, bütün örtüleri çekiyorlar. “Kalkın kalkın!” İnsan o sıcaklıkta belki biraz kendinden geçmiş oluyor ve her ne kadar diriltici olsa da birden  soğukla karşılaşmak istemiyor. Yine de belli belirsiz bir ürperme isteği taşıyor.

"Rimbaud yürek dediğimiz o narin yerin, tüm şairlerden daha fazla yerlisi,” diyor Henry Miller, “bir kördüğüm ki içim," diyor Hümeyra, “ıslak kek uzmanlık alanım" diyor telefondaki çocuk. Hepsinin hayatta bir karşılığı olmalı.Ne kadar kafa karıştırıcı.

Şunu söyleyebilirim ama, sanırım artık böyle bir kitabı, içinde kaybolurcasına okuyamıyorum. Düşme ya da dağılma korkusu mudur yoksa nedir bu bilmiyorum. Karanlığı biliyorum, ara ara da bakıyorum orada mı diye (evet, orada!), kördüğüm de yerinde ama bir kek kokusu da muhakkak olsun istiyorum. Bir kek kokusu, bir battaniye, bir kahve. Çok mu?