25 Ağustos 2013 Pazar

"vişnenin cinsiyeti"




ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
annem sevindiydi hatırlarım.
ah demişti.
ah!
üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
annem çok sevinmelerin kadınıydı.
bazen sevinince annem gibi,
rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
annem çok sevinmelerin kadınıydı,
sıcak yemeklerin.
başına diktikleri o taş,
ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.
Didem Madak

Annem de çiçekleri, taze yeşillikleri sever, “tazecikk” der güzel yeşillikler görünce, muhakkak der. Bayat ekmekleri ıslatıp kuşlara verir, yürüyüşe çıkıp bahçelerden sarkan yaseminden bir dal koparır, eve gelip onu bir bardağın içine koyar, evin içi yasemin kokar. Annelerin sevinmesi ne güzeldir, erken uyanılan bir gün gibi. İçine bir dünya sığdırır. Bu sevinmeler de geçiyor mudur annelerden çocuklara. Geçiyordur herhalde.

Daha önce de yazmıştım, insan öğrencilik yıllarında kendine kederli duruşları yakıştırıyor. (Öğrenci evimizde Juliette Binoche’lu Mavi posteri asılı durdu, başka şansımız yoktuJ) Sonra zaman geçtikçe, aslında bir keder mizansenine hiç ihtiyacı olmadığını, insan hayatının bizzat kederin göbeğinde durduğunu anlayınca ister istemez sevinmeler önem kazanıyor. O da öykünmeyle başlıyor, neredeyse çocukluk günlerinin tasasız sevinçlerine öykünüyor, salıncakta hissedilen o hafifliğe. Ben yine de bir sevinmeyi kedersiz düşünemiyorum, ama kimi zaman alttaki o kederi görmezden gelebiliyorum. Telkinle ya da alışkanlıkla. Sadece salıncak varmış gibi yapıyorum.

Sevinmeler deyince güneşe, dağlara, böceklere, denize dönüyor insan, toprağa yaklaşıyor (her anlamda:) Çiçeklerin adlarını öğreniyor, dalından topladığı vişneye bakmaya doyamıyor, anneannesinin otlu tariflerini deniyor (ısırgan otlu börek!) Geçen gün cicada denilen ağustos böcekleriyle ilgili bir film izledim, ağlayası oldum (bu kalıba bayılıyorum!) Predatörlerine yem olmamak için 17 yıl yerin altında yaşayıp sürü halinde yeryüzüne çıkıyorlar. Hatta 2013 yazında büyük bir cicada istilası bekleniyormuş. Yeryüzüne ulaştıklarında kabuklarının içinden çıkıp uçmaya başlıyorlar. Kimisi kabuğunda sıkışıp oracıkta can veriyor. Derken erkek cicada şarkı söylemeye başlıyor, -dünyanın en gürültülü korosu deniyor- ve çiftleşme yaşanıyor. Ardından dişiler ağaç kovuklarına yumurtalarını bırakıyor ve sonra toplu halde ölüyorlar. Hayatlarından geriye üst üste yığılmış kabuklar kalıyor. Çok etkileyici. Şu da videosu:

Ağustosböceklerini yazıya nasıl bağlayacağım bilmiyorum doğrusu. Onlar özerk kalsınlar bu yazıda. Ağustosböceği ile Karınca hikayesinde onları harcayan adama inat:)
Sevinmelere döneyim. Didem Madak’ın Grapon Kağıtları ve Ah'lar Ağacı kitaplarından şiirler okudum biraz. Hem çok can yakıcı hem de sevinçli şiirler. Yukarıdaki dizeleri okurken aklıma nedense Katherine Mansfield'in Bir Hüzün Güncesi geliyor. Onda da benzer bir his.

“Bu sabah, penceremin altından çuhaçiçekleri satan bir kız geçti. Koca koca demetler satın aldım, sımsıkı bağlanmış iplerini çözüp mengeneden kurtardım onları; her yıl çuhaçiçekleriyle doldurduğum gök mavisi çanağa, küçük, acınası, yorgun bedenlerini yaydılar.”… “Yanımda muhabbetçiçekleriyle dolu küçük bir çanaktan tatlı bir koku yayılıyor, sardunyalar kıpkırmızı, canlı.”

“Kayalar koyu menekşe rengi gölgelerini denizin mavisi üzerine yaymışlar, suyun tavuskuşu mavisini bilirsin... Ah, ne olağanüstü bir gün! Gece bastırıncaya dek burada kalacağım, kumsal boyunca yürüyeceğim, dalgalar ayaklarımın üzerinde köpürecek, bol bol çay içeceğim, sonra Cliff House denen bir yerde bol bol ekmekle kayısı reçeli yiyeceğim.”

Didem Madak’la Katherine Mansfield’ı reçellerin, çiçeklerin arasında sevinmelerle hayal edebiliyorum. Edip Cansever’le Janet Frame’i de azıcık tutuk bir çay sohbetinde...Dünyanın uzak köşelerinde birbirlerinden habersiz, ortak bir şeyler hisseden insanlar var. Biraz insanın içini rahatlatan bir şey bu. Bir sevinme de burada çıkarabiliriz.

Not 1: Bugün şeftali yedim pencereden sarkıp. Sokaktan geçenleri seyrettim. Suyu dirseklerimden akmadı çocukluğumdaki gibi, onu beceremedim ama çok güzeldi. Ne zamandır yapmamışım!

Not 2: Not 1’den güzel bir Nil Karaibrahimgil şarkısı olur diye içimden geçirmeden edemedim. Kendini sabote eden bir ben var benden içeri, napsın sıkılıyor bazen kendinden.)

Not 3: vişneler annemin bahçesinden!