18 Temmuz 2013 Perşembe

sessizlik

gecelerikolayuyuyamayanlara...

Bazen her yanın ağrır gibi sesler birikir üzerinde. O zaman bir iç mekana, sessizliğe çekilirsin, işitilmeyen seslerin yanına. Sessizliğin de eski kitaplar gibi şifa verici bir yanı vardır. Kimileri bir şeyler dağılmasın diye sürekli ses çıkarmak zorundadır. Bir şeyleri kovmak, kaçırmak, kendini korumak için. Barthes’ın dediği gibi “söyleme mecburiyeti*”. Sessizlik de eşit dağıtılmamıştır.

Sessizlik duymadığın sesleri işitme hali. Kulağını salyangoz kabuğuna dayar gibi. Gündelik seslerin gürültüsünde boğulmuş o “narin” sesler, sessizliği incitmez, onun içinde kendine kolayca bir yer bulur. 

Kırda bir yaz gecesi sessizliği. Geceleri pencereni açık bırakarak yatarsın ve o gece sessizliği, gece sesleri içinde uykuya dalarsın. Cırcır böcekleri, nadir ötüşler, komşu evlerdeki bir rüzgar çanı, rüzgarın ağaçlardaki sesi, yapraklar, uzaklarda kıyıya vurduğunu duyduğun dalgalar, evlerin o işitmediğin kımıldanışları, doğramaların hafif hafif gıcırdayışı, kepenklerin açılıp kapanması, içeri dolan ay ışığı, neredeyse bütün gece; kolay uyuyamayanların sevgilisi, sana şifa vermek üzere yatağının başucundadır. Kendini o fısıltılı dünyanın içinde, onun bir parçası gibi hissedersin.

Kimi zaman öğle üzerinde böyle bir sessizlik gelir, seni dünyanın durduğuna inandıracak bir sessizlik... Misafirler gitmiş, çocuklar, kediler, sevgililer ve şehir uykuya dalmış. Perdeleri azıcık çekmişsin, güneşin ılık soluğu içeride, duvarın üzerinde pembe bir leke. Sadece soyduğun bir incir kokusunu soluyan ılık bir öğle üzeri. Güneş, odanın son köşesini yalarken...Her şeyin tatlı bir tembelliğe çekildiği bir sessizlik. Oda, yarım bırakılmış vaatler içinde, sessiz. Her şeyin kendini dinlenceye bıraktığı, zamanın biraz yavaşladığı o saatte uyanıksın, ama dalgın ve hülyalı bir uyanıklık. Kendini dinleyiş, o sessiz eve ayak uyduruş. Hafif bir esintiyle dalgalanan patiska perdeler. Hepsi sessizliğe dahil.

Neruda postacı Mario'ya yazdığı mektupta, "Denizi özlüyorum. Kuşları özlüyorum. Bana evimin seslerini gönder. Bahçeye gir ve çanları çal. İlk önce rüzgârın hareketiyle sallanan küçük çanların ince seslerini kaydet, sonra büyük çanın ipini beş altı kez çek. Kayalıklarda yürü Mario, dalgaların patlayışını kaydet," der.Özlediğin sesler sessizliğe dahil.

Anneanneyle bir sedirin üstünde, pencereden bakarak geçirilen bir zaman. Konuşmadan, kendini kendine ve başkasına hatırlatmaya gerek duymadan. Burnuna gelen toprak kokusu. Sessizliğe dahil.

Dallarına güneş vuran bir vişne dalı, sessizliğe dahil. Akşamüstü sulanan bahçeler, bozkırda canı sıkılan çekirgeler de öyle.

Yitirdiğin insanlar sessizliğe dahil. Eşyaların gizli kederiyle birlikte. Üzerine sigara kokusu sinmiş bir ceket, alaturka şarkılara ayarlı bir radyo, yarım kalmış bir çengel bulmaca. Sessizliğin katı hali.

Sessizlik, bulutların arasında bir yolculuk gibi. Kara'nın seslerinden biraz kendini kurtarış. Varlığın özgür bir ruh gibi gezinişi. Şairin dediği gibi, "göğe bırakılmış bir balon" misali.



** "Faşizm bir konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir." Roland Barthes

14 Temmuz 2013 Pazar

biber, gözyaşı ve janis

Nerede kalmıştık, göğe bırakılmış bir balon sessizliğinde...Son bir iki ay pek sessiz geçmedi, yoğun geçti. Çokça yürüyerek, gazlanarak, gündemle yapışık yaşayarak, nefes almaya çalışarak, çalışmaya çalışarak, arada “abiye” bir dünyaya ışınlanarak (kuzen düğünleri, tuhaf topuzlar dünyasıJ), yaylada kiraz, vişne dağlarda kapari karpuzu toplayarak ve bir kitabı okumayı başararak. Bugünlerde bir kitaba yoğunlaşmak zor. Ama Toroslar’ın o şefkatli kucağındayken Refik Halid Karay’dan “Bugünün Saraylısı’nı okudum. Çok ilginç bulduğum yerler var, altını çizdim. Yazayım bir ara.

Yürümek benim için yeni değil. Aslında düzenle uyumlu, çalışkan bir öğrenciydim ve liseye kadar otoriteyle aram çok iyiydi, ne denirse harfiyen yerine getirir, getirmezsem huzursuz olurdum. Bayrağa bak derlerse gözümü ayırmadan bayrağa bakardım, okulda saçımın örgüsü, Kuran kursunda eteğimin boyu filan düzene birebir uygundu. Evde annem pek karışmazdı ama anneannem kız çocuklarını oturup kalkma, usturuplu giyinme konusunda sık sık uyarırdı. Derken Fen Lisesi adı altında bir yatılı okula gittim. Tuhaf yasakları vardı. Yeni Türkü dinlemek, Limon, Bilim Teknik dergileri bulundurmak, etütlerde küpe takmak, herhangi bir ortamda sadece bir kız bir erkek olarak bulunmak yasaktı. Bir ara kızların pantolon giymesi yasaklandı, sonra birkaç abla (onlar hem çok büyük hem de çok cesur gelirlerdi bize) mini etekle etütlerde boy gösterince pantolon neyse ki tekrar serbest bırakıldı. Mektuplarımız okunurdu. Bana gelen bir mektupta anlatılan fıkranın küfür içermesi nedeniyle müdüriyette bulmuştum kendimi. Müdür muavini -edebiyat hocasıydı, beni severdi- “Sana yakıştıramadım,” deyip vermişti mektubu. Birkaç arkadaşım (içlerinden biri pekala ClezioJ) bir evde gizli gizli toplanıp örgüt kurmaktan –ki dağın başında, dört duvar arasındaydık, okuldan sadece hafta sonu 3 saatliğine çıkabiliyorduk- DGM’ye sevk edilmiş ve neyse ki mahkemede bu çocukları kimse ciddiye almamıştı. Ciddiye alabilirdi de. O zaman DGM nedir bilmiyordum bile, ben hala “acaba saçı tek örgü yapmak büyük bir suç olmayabilir mi” gibi önemli mevzuları telakki ediyordum. Böyle fantastik, telekinezik bir yerdi anlayacağınız. Bir gün, yemekhanede sonradan Alevi olduğunu ve hocaların “taktığını” öğrendiğim bir çocuktan o günkü sofra duasıı okumasını istedi bir hoca. Bu çocukla uğraştıklarını görüyorduk ama çok da anlamıyorduk. Çocuk biraz ağırdan alarak kalktı ve biz ne olduğunu anlamadan çocuğa tekme tokat girişti bu hoca. Biz de onca kişi yemekhanede bu feci dayağı seyrettik. Şimdi yazarken hala kendimi çok kötü hissediyorum. Neden onu korumaya çalışmadık, neden hepimiz yerimizde oturduk ve bu şiddeti seyrettik, şu anda aklım almıyor. Bu “saygıdan” olamazdı, bu başka bir şeydi. Çocuk zaten sonra apar topar okuldan ayrıldı. Şimdi düşününce, eğitim hayatım boyunca seyrettiğim dayaklar –ki hemen hepsi aklımda- için ayrı ayrı ve hep aynı soruyla vicdanım sızlar. Neden hiç tepki göstermedim? Okuldayken arkadaşlarla okulun tuhaf uygulamalarını ve baskılarını kendi aramızda konuşur, espriye vurur, kendimizi ancak aynı olayı defalarca anlatarak sağaltabilirdik.

Farklı olanı kabul etmek ne zor geliyor insanlara, hele ki otoriteye. Elbette anlattığım, son derece “gündelik” şiddet hikayelerinden biri. Hemen hepimiz farklı türleriyle karşılaşmışızdır. Biliyoruz ki bunun niceleri, nice ağırları, hatta ölümle sonuçlananları yaşandı, yaşanıyor bu ülkede. Ve her şiddette vicdanımızda bir yerler aşınıyor, tarafı yok bunun. Bu şiddetin (senelerce olduğu gibi) aynı refleksle "görülmemesi" bir yana korunması, pışpışlanması ve bununla hiç bir şekilde yüzleşilmemesi insanlarda öfkeye yol açıyor. Bu eğitim sisteminin izleri de kolay kolay silinip gitmiyor zihinlerden. Bir yandan bu şiddete karşı söz söylerken aslında zihninin gerisinde de o yıllar öncesinde otoriteye bağlı insanla da mücadele ediyorsun. Sana sürekli uslu durmanı, sessiz olmanı ve bacaklarını kapatarak oturmanı söyleyen otorite.

Ece Ayhan'ın "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır" dediği "Meçhul Öğrenci Anıtı" şiiri geldi bu olaylarda aklıma.
Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür


“Yeryüzünün gözyaşları sonsuz,” der Beckett. Şarkılar, şiirler ve ağaçlar olmasa belki bu kadar çabalamazdık gözyaşlarının içinde, hayatta kalmak, kahkaha atmak için. Janis'i unutmayayım! İçime bir şeyler çöreklendiğinde bana güç veren kadınlardan biridir. Uzaklardan muzipçe göz kırpar, neşenin saf gücünü hatırlatır. Baş köşeye yakışır dedim:)

Vişnelere ve göğe bırakılmış balon sessizliğine sıra gelmedi. Bir sonraki yazıya kalsın.