30 Nisan 2013 Salı

"bir başka yaza doğru"

Nisan ne çabuk geçti. Daha “zalimsin” diyecektik, ince hırkalar giyecektik. Geçti işte.
Bu aya da alelade günler damgasını vurdu. Günlere çiçekler eşlik etti: erguvanlar, laleler, erengüller. Pencereler açıldı, balkonlara sandalyeler atıldı, vapurun güvertesine geçildi.

Nisan ayında Janet Frame’den Bir Başka Yaza Doğru’yu okudum. Neredeyse tüm bir ay bu kitabın içinde gezindim. Dışarıda akan hayatla okuduklarınız arasındaki uçurumu fark edip hafif bir baş dönmesi yaşarsınız ya. Öyle oldu. Vapurda, kafede okurken kafamı sözcüklerden kaldırdığımda bocaladım. İç saatle dış saatin birbirini hiç tutmadığı zamanlar işte.
  
Yazarla tanışıklığım “An Angel At My Table” filmiyle olmuştu. (Hatta bloğun ilk yazılarından biri bu film hakkında.) Filmden sonra Janet Frame’i daha da merak ettim, otobiyografisini okudum biraz, çevirmek için yanıp tutuştum. Türkçeye çevrilen iki kitabı var bildiğim kadarıyla. Bir Başka Yaza Doğru ve Baykuşlar Öterken.

Kitap Grace’in gazeteci bir tanıdığının evinde geçirdiği bir hafta sonunu anlatıyor. Gazeteci de Grace gibi Britanya’da yaşayan bir Yeni Zelandalıdır. Grace iki çocuklu bir ailenin hafta sonu düzeninde bir yandan kendi çocukluğunu, memleketini hatırlar, bir yandan ailenin sıkı örgülü düzeni yanında kendini hep kıyıda hisseder. Gevşek bir ilmek gibi...Kendine sürekli dışarıdan bakma ihtiyacı duyar. Ona göre kendisi göçmen bir kuştur. Başka bir yaza doğru uçmaya çabalayan bir kuş.

“Eğer bir göçmen kuşa dönüştüğümü bilselerdi ne derlerdi? Bunu göze alamam. Ne diyeceğim, onlar dinlerlerken cümleleri nasıl kuracağım, sözcükleri birbirine nasıl bağlayacağım, özne, fiil, yüklem?”

Grace hakikaten adımlarından ürken bir kuş gibidir kitabın başından sonuna.

“O anda Grace’e dünyadaki en ürkütücü şey, konuşmadan durduğu yerden ona dik dik bakan bir çocukmuş gibi geldi, ona suçlayarak, bile bile acımayla, alay ederek, bir çocuk olarak henüz sınırlamadığı ya da bastırmadığı ya da yok etmediği bir kavrayışla bakan bir çocuk.”

Aslında Grace, Janet Frame’den başkası değil. Hatta bu kitap, otobiyografik özelliklerinden dolayı yazarın ölümünden sonra basılır. Ne zamandır bu kadar içine bakan bir karakterin gözünden bir şeyler okumamıştım. Belki Şule Gürbüz’ün yazdıkları... Onun Janet Frame’e göre daha acılaşmış ve yargılayıcı bir bakışı olduğu söylenebilir.

“Bu kadar çok korkutucu olay ve keşfe sürekli uyum göstermenin gerginliği.”

"Dünyanın hallerine alışmak o kadar zaman alıyordu ki Grace öğreneceğini hiç sanmıyordu."

Romanın baş karakteri Grace konuşurken kelimelerden kurulan basmakalıp ve derme çatma dünyayla baş edemez, hep samimiyetini sorgular. Konuşurken ağzından çıkanları her daim yabancılar neredeyse. Kafasında birtakım şiirler dönüp durur. Bunlardan biri Yeni Zelandalı Charles Brasch’ın şiiri.

Ve tekinsiz koylarından
Yitip gider bir başka yaza doğru.
Her yer ışığa kesmiş ve ılıktır mırıltılı
Gölgesi yola koyulmanın; mesafeler yolumuzu gözler;
Ve kimse bilmez gece nerede yatacağını.

Yine kitapta, Keats’in “Bir Yunan Vazosuna Ağıt” adlı şiirinden alıntılar var. Şair "sessizliğin ve yavaşlığın üvey çocuğu” diye seslenir vazoya. Burada üzerinde birbirine dokunamayan, bundan dolayı sonsuza dek kavuşamayacak ve aşkları hiç bitmeyecek olan iki sevgili figürünün yer aldığı bir vazodan, onun suskunluğundan bahseder. Biraz şiir hakkında okuyunca gördüm ki İngiliz Edebiyatı’nda pek tartışılan bir şiirmiş, öğrencilere çok çektirirmişJ Sontag, bu vazonun suskunluğunun Keats’in ruhu için bir beslenme yeri olduğundan söz etmiş. “Suskunluk, başka fikirler için alan yaratır,” diyerek. Derin bir kuyu bu suskunluk mevzusu...

Göçmen kuşumuza dönersek... Bazen sevdiğiniz kişileri birbirleriyle tanıştırmak istersiniz ya. Tuhaf bir çöpçatanlık hevesiyle. Grace'in aklından geçen şiirleri okurken ben de onu "bir yaz ikindisinden çıkıp gelen Ruhi Bey"le tanıştırmak istedim. Bence güzel olurdu:)

Yere bırakılmış bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi 




5 Nisan 2013 Cuma

ihtiyar adam, moby dick ve okyanus hayaletleri


Okumak istenen kitaplara ömür yetmeyecek. Üzücü ama böyle...Benim de hep ertelediğim kitaplar var. Kimisini, okumayı çok istediğimden erteliyorum. Onunla sakin bir zaman dilimini, bir süre birlikte başıboş gezinmeyi hayal ediyorum. Proust’u mesela, gitmeye yakın okumak isterim. Dünyanın büyülü bir mercek altındaki görüntüsüne son bir kez bakmak için. Onun o sahiden üzerine renkli tüller serdiği dünyayla veda niyetine.
  Bir yandan okunacak kitaplar birikirken öte yandan da “sanırım okumayacağım” deyip vazgeçtiğim ve akabinde bir rahatlama hissettiğim -vazgeçmek ne güzel!- kitaplar oluyor. Başıma bir şey gelmeyecekse, bunlardan biri Moby Dick. Fakat ben okumayacağım dedikçe (“büyük konuşma” derler ya hep) önüme gelip gelip duruyor. En son, çevirdiğim kitapta birtakım alıntılarla karşıma çıktı, ben de gidip kitapçıda epey bir karıştırdım. Hepsi denizde geçmiyormuş, oh! Uzunca bir süre uçsuz bucaksız bir denizin ortasında olduğumu düşünmek hakikaten beni geriyor. Bana göre tam bir klostrofobi! Sırf bu yüzden okumaya başlayamadığım kitaplar var. Karanlığın Yüreği böyle... Ama Panait Israti’nin Akdeniz isimli kitabını, oradaki gemi yolculuğunu çok sevdim mesela. Istrati ara ara okunmalı bence. Onun o dünyayı kucaklama hevesiyle gezip duran, “az”la yaşayan, “anonim” karakterleri hatırlanmalı.

Nereden geliyor bu “okyanus sıkıntısı” diye düşünürken aklıma çocukluğumda Pazar günleri TV’de yayınlanan "İhtiyar Adam ve Deniz” filmi geldi. Her pazar, ki pazarları soğuk bir kış günü olurdu, o film izlenirdi. Film boyunca sadece adamı ve denizi görmek, Spencer Tracy’nin çaresiz sayıklamaları, gerilip çatlayan dudakları, kanayan elleri, Turner tablolarından aşağı kalır yanı olmayan o gri sular, bende hep Pazar sıkıntısına karışır; o günün ütü buharıyla buğulanan camları, bulutlu göğü, TV’nin çiğ ışığı filan içimde koca bir sıkıntı topu olurdu. Ekranın karşısına geçip “yeter, yeter, insaf et” deme isteği duyardım. Hemingway’in hikayesini okumadım ama lafını Melville kadar uzatmamasıyla gözüme girdi. Olay okyanusta geçiyor! (Edebiyat cinleri şuracıkta çarpacak beni!)

One More Cup of Coffee'de, "Kalbin bir okyanus gibi / Gizemli ve karanlık," der Dylan. Okyanus, Herzog'un, Conrad'ın vahşi memleketi. Aslında bu yabanıl coğrafya inşa ettiğimiz kültürün dışındaki hayatın varlığının temsili Tanıdık dünyanın ayağımızın altından çekildiği, kovduğumuz hayaletlerin cirit attığı bir yer. Başdöndürücü!
Geçende Pi’nin Yaşamı’nı izledim. Çocuğun okyanus ortasında, küçük bir filikanın içinde geçirdiği o uzun günleri, çatlayan, uçuklayan dudakları bu Pazar travmasını zihnimde yeniden canlandırııverdi. Aslında fazla bir beklentim yokken sevdim filmi. (Hayır, üç boyutlu izlemedim.) Richard Parker’ın bir veda etmeyişi benim de yüreğimi burktu. Veda eder diye ummuştum. Velhasıl fazla hırpalanmadan filmi bitirmeyi başardım.

Hafta sonu da yanıma Somon Balığıyla Yolculuk’u aldım. (Okyanus zamanı!) Baharın ilk günleri... Yine o tanıdık beklenti. Göl kıyısına gidip bir banka oturdum. Umberto Eco’nun Somon Balığıyla Yolculuk yazısı bende çok  “romantik” anlamlar çağrıştırırken aslında yazarın Stockholm’de yok fiyatına aldığı koca bir somon balığını otelin mini barında saklama gayretini anlatıyordu. Yazar benimle dalga geçiyordu sanırım. “Aşırı Yorum” diye gülerek bıyık altından. O halde ben de onu pek züppe bulduğumu gizlemeyeyim, özellikle “trendeki tek kravatlı yolcu bendim,” diye yeni kıtadaki trenlerle dalga geçerken. Somon Balığıyla Yolculuk pek umduğum gibi de geçmedi bu arada. Ama Eco kitapta bir yerde, "kültür, doğadan çok daha insaflıdır," diyordu. Aklıma takıldı. Doğanın yıkıcı gücü anlık ve doğrudan oluyor ama kültürde de farkettirmeyecek kadar sinsi, zamana yayılmış bir tahribat yok mu? Bilemedim.

Eco deyince aklıma bir İtalyanla yaptığım küçücük bir edebiyat sohbeti geldi. Sürpriz bir şekilde otelin resepsiyonunda çıktı karşıma. Pasaportu görünce hemen Orhan Pamuk'tan bahsetmeye başladı. Başkalarıyla böyle pat diye edebiyat konuşmasına girebilen insanlara hayranım, ben yapamam. Benim için hala biraz mahcup kalmış bir alandır. Neyse... Pamuk'un en sevdiği kitabının Sessiz Ev olduğunu söyledi. Sessiz Ev'in bende de yeri ayrıdır ama gözdem Kara Kitap. Ben de İtalyan edebiyatından o anda aklıma gelen ilk isimleri söyledim: Italo Calvino ve Umberto Eco. Sonradan niye Pavese ya da Natalia Ginzburg'dan laf açmadım diye üzüldüm. İkisi de sevdiğim yazarlar. O hemen Eco'nun, yazarı olmadığını söylemişti. Aslında denemeleri bir yana, edebiyat için fazlasıyla "zihin"dir Eco, fazla düşünür az hisseder gibi gelir bana. Bir Okurun İtirafları! (Bu arada Eco'nun haftaya Boğaziçi Üniversitesi'nde Orhan Pamuk'la bir söyleşisi var: http://www.edebiyathaber.net/umberto-eco-istanbula-geliyor/)

Neyse artık sanırım Karanlığın Yüreği’ne başlayabilirim. Ardından da Denizler Altında Yirmi Bin Fersah! Uzun yaşarsam belki Moby Dick’e bile sıra gelir bir gün. O zaman işte “Anlat bakalım Ismail," diyecegim, "ben hazırım."