15 Ocak 2013 Salı

sultan pastanesi, tahinli çörek, halime teyze, erdener abi

"Bazı şeyler o kadar üzücü ki ismi yok. Onlara bir isim koymak istedim ama bir türlü koyamadım." Vanessa Veselka, Zazen
Bazen samimi olan samimiyetsiz, acıklı olan komik, uzak olan yakın geliyor. Bazen her şey fazlasıyla oyunmuş gibi. İltifatlar dikenli, iğnemeler şefkatli. Merhametli olan acımasız, gaddar olan sevecen. Kör bir kuyu aydınlık. Bazen.

Pastanede oturuyorum. Sultan Pastanesi. Bir iş için Fethiye’deyim, çok bilmediğim bir yer. Etrafı görkemli dağlarla çevirili bir şehir, dağlar çok göz alıcı. Yan tarafta şehrin sineması var, Hobbit dışında, bir kısmını hiç duymadığım yerli filmler oynuyor. Liseliler grup halinde, sinemaya gidiyorlar. Karşımda yapıların ve bir caminin arasından görünen kaya mezarları. Sürpriz gibi karşımda! Islak kekle tahinli çörek istedim. (Pastanelerde kendimi tutamıyorum.) Islak kek kuruydu, tahinli çörek de tahinsiz. Buna güldüm kendi kendime. İsim kapı gibi duruyor orada, ama içerik bu isimden bihaber. Çay üstüne çay içtim. (Çayın elli kuruş olduğu yerler var!) Çalıştım yalandan. Yarım kuru ıslak kek, yarım tahinsiz tahinli çörek öyle durdu tabakta, pastane natürmortu gibi. Hakiki deriler, yüzde yüz pamuklular, halis ipekler, “çok duygusal” insanlar geldi aklıma.“Tamamen iyiniyetle” yapılan işler…Söyleyince bir şeyin gerçekten öyle olduğuna inanmak ne komik.

Bir Halime Teyze vardı bizim. Başına ne geldiyse “iyiniyetinden” geldiğine inanan. Bunu her fırsatta söylerdi. Sözüne “bak yeminle söylüyorum” diye başlardı, hiç bir şeye ikna edemezdiniz onu. Bazen onunla konuşmak, bir Selami Yemenici (sayısalcılar bilir –lisedeyim o sıralarda) testi çözmekten çok daha fazla yorardı beni. Yanından ayrılsam da kafamda konuşmaya devam ederdi. Zeytinin iyisinden pimapenin hasından filan hep o anlardı. Bilmediği şey yoktu. Başım ağrıyor deseniz, “e kambur duruyorsun, taşa basıyorsun, floresan altında oturuyorsun, vs. ondan” derdi. “Yakında kelleşme de başlar.” Bir “halime teyzelik kurumu”ndan söz ediyorum. Bir de onu tasdikleyen bir kadınlar korosu vardı. Hepsi kurum kültürünü iyice içine sindirmiş. “E öyle tabii, haklı, halime bu, okumuş görmüş geçirmiş, bilir,” korosu. Tövbe billah Halime Teyze ile korosunu ikna edemezdiniz. (Bilmiş insanlar en büyük kabusum. Sessiz kalırsanız sizi hemen bir av olarak gözlerine kestirirler.) Halime Teyze'nin her şeye bir açıklaması, bir yanıtı vardı. Dünyanın öte tarafındaki, gezdiğiniz bir yerden bahsetseniz, “ben tv’de gördüm, sincapların beynini çıkarıyor onlar,” ya da “ayılara tecavüz ediyorlar, birbirlerini yiyorlar, çocukları gömüyorlar,” gibi yorumlarda bulunur, o olumsuzun içinden (hep bir olumsuza odaklanma durumu mevcut!) kendine şehvetli bir alan yaratır, o alanın içinde eşelenip bir güzel oraya yerleşirdi. Siz o kafası karışık halinizle karşısında hep bir çaylak, araba farına tutulmuş tavşan gibi kalırdınız. Gıcıklık yapıp kuantum fiziği deseniz bile Halime Teyze, “sen onun bunun fiziğine kafa yoracağına kendi fiziğine bir bak, ne olacak böyle, kolların maymun koluna dönmüş, okumaktan gözün şaşılaşmış” falan filan deyip topu şık bir hareketle kendi sahasına alıverirdi. Bu yüzden Halime Teyzeler bende hep bir zagor olup “ahhyaak” diye bağırma hissi uyandırır. Ya da bir Erdener Abi vardı, “alın bunu, uzaya götürüp şöyle bir gezdirin,” derdi. Bak, o da olur.

Bende o zamandan bu yana hep bir Halime Teyze radarı vardır. Kimi zaman kötü yakalanırım, o ayrı.

Pastaneyi anlatıyordum. Böyle yerleri çok seviyorum aslında. “Ben şuyum” diye bas bas bağırmayan, ima etmeyen, size geniş bir alan sunan, zorlamadan uzak yerleri. Öğrenci kantinlerinin o dağınık hallerini, uğultusunu, çayın yayılan buğusunu hatırlatır. İstanbuldaki havalı kafelerde hep bir bağırma hali var. “Şekilim, şukelayım, pek özelim, buraya gelenler de öyle.” Orada olmanın da bir adabı vardır hem. Azıcık kaprisli, haklarını bilen şehirli olmanız, limonatanın içindeki nane yeterince taze mi değil mi şıp diye anlamanız gerekir. 

Neyse, pastaneye dönelim. Sınırsız vaktim varmış hissiyle, kalkacağım zamanı belirlemek için kendi kendime oyunlar oynarım bu pastanelerde, oyalanırım. İkinci “başka bir arzunuz”da ya da ilk pembe şapkalı bir adam gördüğümde kalkacağım filan” gibi saçma şeyler. Böyle yerlerin insanı oyuna çağıran bir yanı var. Sultan Pastanesi’nde bir süre zaman geçirdikten sonra üçüncü kötü şarkıda kalkmaya karar verdim. Bir sonraki şarkının yeterince kötü olup olmadığı üzerine epey kafa yordum. Aslında o kadar kötü sayılmayabilirdi. Sonra, ipi göğüsleyen “ne vücut ölçülerin ne masum güzelliğin beni hiç mi hiç alakadar etmiyor” şarkısı vardı. Kötü şarkı olmak o kadar da kolay olmamalıydı. Hem pastane, tam bir kasaba pastanesiydi ve ayaklarım ısınıyordu. Yan tarafta “çevrem yok, sıkılıyorum burada Melahat Abla, kocam beni dışarıya bırakmıyor,” diye dertlenen kadınla kucağındaki bebe vardı. Ben ne yazarsam yazayım birilerinin, karılarının bir şey yapmalarına izin vermediği bir ülkede yaşıyordum. Sen ister oyun oyna ister oynama. Pastane kokusuyla kendini sıcak bir kovukta hisset istersen. Melahat Abla da karşısındakini dinlemekten ziyade kendime nasıl bir yer açabilirim diye bakınıyor. Nasihatler art arda dizilmiş, bekliyor. Kadın orada derdini anlatıyor ama dinleyeni yok. Sonra Melahat Abla aldı sazı eline, dımbır da dımbır…ben asla kocama böyle bir şey yapmadım, ben asla şunu yapmadım, ben hep bıdır da bıdır…sağolsun kocam şöyle kocam böyle…” Erdener Abi’yi andım haliyle. “Al bunu, mümkün mertebe buradan uzaklaştır.”  

Üçüncü “gerçekten kötü” şarkıda kalktım. Halime Teyzegillerden Melahat konuşmasını bitirmişti. "Sağol Melahat Abla, bir sen varsın," dedi bebekli kadın. 

Resim: Edward Hopper, "Chop Suey".