31 Aralık 2012 Pazartesi

kitaplar arasında


Taşınma telaşının, eşya ile amansız mücadele günlerinin arasına sıkışsa da son zamanlarda okuduğum kitaplardan söz etmek istiyorum. Bu kez kararlıyım, arada kaynamasın yine.

Son birkaç aydır öykü kitapları okuyorum. Şule Gürbüz’den “Kambur”, “ZamanınFarkında”, Yalçın Tosun’dan “Anne Baba ve Ölümcül Şeyler,” ve Joyce Carol Oates’dan “Lanetliler”, Seray Şahinler’den “Gelin Başı”, Alice Munro’dan “Bazı Kadınlar”.

Şule Gürbüz’ü 1+1’deki röportajlarını okuduktan sonra çok merak ettim. Hikayelerin dili tumturaklı, metni sık dokunmuş, ince gözlemlerle dolu. Fakat Şule Gürbüz, bir öykü yazarının kişilere olan merakından yoksun. Sanki o hep kapalı bir dünya içindeki tek bir kişiyi anlatmak istiyor. Dışarıda kalan, dışarıda kalmayı tercih eden kişiyi anlatıyor Şule Gürbüz. Fakat kişide bu tercihin nasıl ortaya çıktığına dair bize bir şey söylemiyor. Vasat’la hesaplaşıyor hemen her sayfada. Yazdıkları derinleştikçe koyulaşıp kararan bir kuyu. Nefesini tutman gerekiyor kimi yerlerde. Yargılayıcı, kimi zaman acımasız, tüm çıkışları kapatıyor. “Kendi olmakla” ilgili bir dert var baskın olarak. Bana şu soruyu sordurdu, hiç hata yapmadan ve kimseye bulaşmadan “kendin olarak” bir köşede yaşamak mı, elimizi biraz çamura sokup birtakım hatalar yapa yapa yaşamak mı? Hayattaki duruş üzerine konuşulacak pek çok malzeme sunuyor yazar. Biz grup olarak okuduk ve epey tartıştık. En çok ironiye yaklaştığı yerde sevdim Şule Gürbüz'ün yazdıklarını. Kambur’daki, Cansın’daki ironi güzel geldi mesela. (On sekiz yaşımda ironinin i’sinden bihaberdim ben. İroniyi çok geç öğrendim ve bu konuda Lorelai Gilmore’a çok şey borçluyum söylemesi ayıp.) Zamanın Farkında'yı Zebercet Hikayeleri gibi okudum biraz. 

Seray Şahiner’in hikayeleri Şule Gürbüz’ün hikayelerinin tam karşısında. Kuyusuz, hendeksiz, dünyevi ve bugünün diline ait. Kadınlarda aşk arama, bu arayışta tökezleme, duvara toslama hikayeleri. Bu hikayeler de genel olarak ironiden payını almış, bir kaç yerde sesli güldüm hatta. Epey kanlı canlı hikayeler. Yine de kolay unutuluyorlar. Aklımda en çok Gelin Başı hikayesi kaldı. Gelinin düğün günü kuaförde aklından geçenler. Bana hep fantastik bir yer gibi gelir kuaförler. Eskiden huzursuz olur, kendimi orada tropik bir bitki gibi hissederdim. Şimdi orada kaybolmayı öğrendim. Fön makinalarının sesi, bol resimli dergiler, firketeler, demini almamış çaylar, aynalar ve “fönü alabilir miyim ebru hanım? “verdim ya ender bey” gibi oraya ait kılınmaya çalışılan tuhaf dil.
*Strand'den (New York'ta büyük bir ikinci el kitapçısı) bir eski zaman fotoğrafı. En üstteki foto da aynı kitapçıdan.
Joyce Carol Oates insanın içindeki korkuyla, karanlıkla, şiddetle yüzleşmesini anlatmış öykülerinde. Gece öyküleri okuyup uykuya dalmadan önce bir süre başka bir şey düşünmem gerekiyorduHafifletici Sebepler” adlı öykü zihnime kazındı. Hep “çünkü” ile başlayan cümlelerle anlatılmış, çok can acıtıcı bir çaresizlik öyküsü. Ve “Bebek Evi”. Başarılı, hayatı yolunda giden bir kadın bir konuşma yapmak için bir şehre gelir ve çocukluğunda kendisine hediye edilen bebek evinin (aklıma hep Fanny ile Alexander filmi gelir bebek evi deyince. Biz ancak yabancı filmlerde görürüz bu oyuncak irisini) aynısını gerçek bir ev olarak görür. Bu olay onda bir şeyleri tetikler ve ona kendine ait, hiç tanımadığı tekinsiz bir alanı gösterir. Belli belirsiz...

Alice Munro beni Kanada’nın taşrasına Ontario’nun göllerle ağaçlarla çevrili kasabalarına götürdü. Bir keresinde Toronto çevresindeki kasabalardan birine gitmiştik arkadaşlarla. İki –üç saatlik bir araba yolculuğu. Genç bir kız şöyle demişti Toronto’dan geldiğimizi söyleyince. “Ah, acaba bir gün ben de oraları görebilecek miyim?”

Bir kuzey rüzgarı geçiyor Munro’nun tüm hikayelerinden. Güneşli bir güne rağmen sizi iliklerinize dek üşütebilecek bir rüzgar. Süssüz, “edebiyatsız” bir dille anlatıyor hikayelerini. Süs'ü kimi zaman sevsem de bu yalın anlatıma ayrı bir hayranlık besliyorum, tüm gücünü hikayenin kurgusundan ve kendisinden alan bir edebiyat. Müziksiz filmler gibi. Öyküler epey uzun bu arada. Kimi öyküleri bizim dünyamızda bir yere oturtmak kolay olmuyor. Kitabı okuyan arkadaşlarım öyküleri fazla soğukkanlı ve uzak buluyorlar. Olmadık şeyler geliyor karakterlerin başına. Kadının biri evinde, ailesinden birilerini öldürüp çıkagelen bir katili buluveriyor. Oturup şarap içiyorlar “serbest radikaller”den konuşup. İki kadın çocukluktan kalma büyük bir günahı paylaşıyorlar altında ezilmeden. Munro tüm acayiplikleri sakin sakin anlatıyor bize. o uzak üslup beni rahatsız etmiyor. Joyce’la terbiye olmuş zihnim kolay alışıyor hikayelere belki. Hikayeleri okurken şunu düşünüyorum. Gerilimli bir siyaset gündemininin hakim olmadığı ve suların fazla bulanmadığı bir coğrafyadan yazdığı çok belli. Zihni berrak. Ve belki de grotesk için biraz zorlamaya, kahramanları ve olayları çekiştirmeye ihtiyaç duyulan bir yerden yazyor. Bizde ise grotesk hayatın merkezinde.

Sırada Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü var. Yine arkadaşlarla okuyacağız. Kitaplar ve arkadaşlar arasında. 2013 yılında... 2013 yazınca tuhaf geldi şimdi...Bir bilim kurgu hikayesinde olmadığımıza ne kadar eminiz? 

*resmin kaynağını bulamadım. bir zamanlar kaydetmişim. 

8 Aralık 2012 Cumartesi

granada'da sonbahar



Bugün sakin bir gündü. Telaşssız, merasimsiz. Soğuk algınlığı bahanesiyle evde kediler ne yapıyorsa onu yaptım. Oh be dedim, hayat varmış. Çay güzel, tembellik güzel.

Ben daha ağaçlara, yapraklara, bulutlara filan bakamadan sonbahar bitti. Ben de eski fotoğraflara baktım biraz. Her zamanki gibi Granada'nın sonbahar fotoğraflarında takıldım kaldım. Bazı şehirlerde takılıp kalıyorum. Bilen bilir:)

Fotoğraflar 2010 sonbaharından. Şehirle flört zamanlarımız. Bir yandan ondan hoşlanıyorum, bir yandan da geceleri sürpriz bir şekilde bastıran soğuğuna, akşam bir türlü açılmayan lokantalarına filan söyleniyorum. Üzerine de fazla düşmüyorum yani :) Derken bir şey oluyor. Bir süre yaşadıktan sonra... Sıcakla arası hiç olmayan ben, yazın 40 derece kuru sıcağına, tozu dumana katan metro inşaatına filan tek laf etmiyorum. "Büyük şehir" Sevilla'ya burun kıvırıyorum, sabah onda açılıp öğlen birde (evet birde!) kapanan balıkçıyı bağrıma basıyorum. Varsın olsun, dükkanlar erken kapansın, hafta sonu hiç açılmasın. Varsın olsun, akşam vakti ciğerci kedileri gibi lokanta önlerinde bekleşelim. Aşkımız baki. 
İşte nar şehrinden sonbahar manzaraları.


Şehrin büyük caddelerinden birinde, Gran Via de Colon'da sapsarı ağaçlar ve 19. yüzyıl mimarisi.


Aynı caddeden. Zelda radyo z'deki sonbahar seçkisinde gönderdiklerimden bu fotoğrafı seçmişti. 
Güzel meydanlardan biri. Burada Lucas Diye Biri'ni okumuşluğum var. 

Ve alkım şehirdeki her şeyi büyülü bir ışık altında görmeye başlar.
 
 Albayzin'in sonbaharla tenhalaşan daracık sokakları. Saklı avlular, portakal çiçekleri. 

Albayzin sokakları ve uzak tepeler.
 
 Şehirde nerede görmüştüm bu ağacı hatırlamıyorum. Ne ağacıydı onu da bilemedim.

 
 Aşağıya varınca Elhamra Sarayı'nı göreceksin, sakın şaşırma.

Şehrin içine işleyen tarih. Kentsel hafızası olan şehirler. Ne güzel.


San Nicolas Meydanı'ndan Elhamra Sarayı ve karlı Sierra Nevada.


Mirador de San Nicolas. Yazın gece serinliğinde Flamenko tınılarını ve gitar tıngırtılarını ekleyelim buraya.

İşte en sevdiğim yerlerden biri, Dauro kıyısı. Suyu biraz kurumuş olsa da Lorca'nın Üç Nehir Üzerine Küçük Balad şiirindeki nehirlerden biri.
"Guadalquivir...Çan kulesi
Ve rüzgar, limon bahçesinde.
Dauro, Genil, ölü kilisecikler
Nehirlerin denize kavuştuğu yerde"


Dauro kıyısı.



 
 Elhamra Sarayı'nın olduğu tepe. 

Saraydan aşağı inerken.
Posted by Picasa
Oradaki bir sonbahar kedisiyle bitireyim. "Kışa hazırım," diyor sanki.