9 Kasım 2012 Cuma

kitapçıları şehrin


Bir şehirde yaşayacaksam keşfe çıktığım ilk dükkanlar kitapçılar (ve pastaneler) oluyor. Bir kitapçının olması yetmiyor çoğu zaman. Seveceğiniz bir kitapçı bulmak istiyorsunuz. İçeri adım atar atmaz “çılgın kalabalıktan uzak” olduğunuzu hissedeceğiniz, kendinizi içeridekilerle ufak da olsa bir ortaklığı paylaşırken bulacağınız, küçük bir selamdan sonra kimsenin gözü üzerinize dikilmeden koca bir dünyanın kelimeleri arasında bir hayalet gibi dolaşabileceğiniz bir kitapçı. Kitaplarının kırtasiye oyuncaklarının yanında kimsesiz çocuklar gibi bakışıp durmadığı.  Bir yazarın bütün kitaplarının sırt sırta verdiği, baş harfi ortaklığıyla hiç ummadığı bir yazarla yan yana geldiği bir kitapçı. Ahşap rafları, eski kitapları ve tembel bir kedisi de olursa ne ala. Gönül, elbette orada çalışanların kitaplarla bir akrabalığının olduğuna inanmak istiyor. Kimi zaman kitaplarla ilgili bir çift laf etmek güzel oluyor.


Ankara’da hazırlık okuduğum yıllarda Pazartesi günleri düzenli olarak dersleri ekiyor ve şehirde bir kitapçı turu yapıyordum. Kitaplarla arası iyi olmayan bir sevgilim vardı. (hiç unutmam, bana Ruh Üşümesi’ni hediye etmişti) Bana deli gözüyle bakıyordu. (Sokaklarda yürürken şarkı söylediğim de oluyordu.)

Önce Kızılay’da Dost Kitabevi’ne, İmge’ye (kitapların yeri sık sık değişirdi, çok teessüf ederdim) uğruyordum. Daha çok kırtasiye ve resim malzemelerinin satıldığı, rüya gibi haritaların olduğu Turhan Kitabevi’ne de bir girip bakıyordum. Ara sıra bir kıyak geçip Akman'da kaymaklı ekmek kadayıfı ısmarlıyordum kendime. O devirde tabii, tatlıda bu kadar kalori yok:)

Biraz yoldan sapıp İletişim’e, ardından Olgunlar Sokak'ta yan yana dizilmiş “Turuncu Kitapçılar”a uğruyordum. Bir arkadaşım olmuştu, kitaplarımı ondan alıyordum, her gittiğimde çay ikram ediyordu. Ankara’nın ayazında ellerimi hohlaya hohlaya minicik bardaklarda çay içiyor, kitaplara bakıyordum. Payel yayınları, Say yayınları ve sosyalist literatürden pek çok kitabı oradan almıştım. Hiç unutmam, Yasımı Tutacaksın’ı vermişti ısrarla. Gitgide iyice tanış olmuştuk. Askerlik yapmak istemediğinden, dalağını aldıracağından söz ediyordu. Ne yaptı bilmiyorum.

Olgunlar’dan (ve bir pide molasından) sonra Sıhhiye yakınındaki Zafer Çarşısı’na gidiyordum. Burada daha çok ders kitapları olurdu. Yerin altında, çiğ bir ışıkla aydınlanan sevimsiz bir yer olarak hatırlıyorum burayı ama kitapları indirimliydi. (Buradan anneme İskenderiye Dörtlüsü’nü almıştım.)

Bir de Karanfil Sokak’ta A Kitabevi vardı. Küçücük bir kitapçıydı, başındaki Murat Koçak ödemelerde kefil –öğrencinin başbelasıydı- filan istemeden kolaylık sağlardı. Şairdi, bir de kitabı durur bende. Tuhaf, muhtemelen pek satışı olmayan kitapları hediye ederdi. “Odak Ülke Meksika” diye bir kitap vermişti. Hiç gündemimde olmayan bir konu da olsa oturup okumuştum kitabıbZaman bol tabii.

Hediye edilen kitaplar öyle kolay kolay silinmiyor zihnimden. İlk hediye kitabımı –annemin benim için aldığı Arkadaş Yayınları kitaplarını saymazsam- alışımı unutamam. İlkokuldayım. Akşehir’de, yerlere gazoz kapaklarının saçıldığı çay bahçesinin önündeki halk kütüphanesine gidiyorum hafta sonları. Kitapçı yok şehirde. Annem okullarda toptan satış yapanlardan alıyor kitapları. Bir de Cumhuriyet Kitap Kulübü gibi kitap kulüpleri vardı. Onların kitapçıklarında kitapları işaretliyor, postayla geliyor kitaplar.

Her neyse, ben kütüphanedeyim. Alt katta da Melih Özer'in imza günü var. Kim olduğunu bilmiyorum ama olsun şehre şair gelmiş! Kitabının üzerine kırmızı bir bant geçirilmiş “Gibisin Kadın’ın güftecisi” diye. Birtakım şiirleri, güfteleri sergileniyor. Sergiyi gezip hevesle ziyaretçi defterine bir şeyler yazıyorum. Melih Özer arkamdan beni çağırıyor, kitabını imzalayıp bana veriyor. Heyecan içinde koşa koşa eve gidiyorum. Taşranın sihirli anları...

Kütüphaneler, kitapçılar, bunlar taşraya başka bir nefes üfleyen yerler. O yüzden merak ederim adsız şehirlerin kendi halindeki kitapçılarını. Böyle yerleri -çok geç olmadan- bir kitapta toplamanın, bu biraz mahzun kalmış ruhları biraraya getirmenin hayalini kurarım.

Öğrencilik günlerimi Ankara’da yaşadığımdan mıdır, keşif duygumu artık yeterince taşımadığımdan mıdır (yoksa ikibinlerin hikmeti midir) nedir İstanbul’da öyle kendimi evimde hissettiğim bir kitapçı olamadı. Sahaflarını da gezdim. Kitaplarının tozunu yuttum, çaylarını içtim, kedilerini sevdim ama hep misafirdim.