13 Ekim 2012 Cumartesi

av mevsimi - idris'in yolu

Geçen gün, yine uzun, upuzun şehir içi otobüs yolculuklarımdan birinde yanıma kitap almamış olduğumu fark ettim. Kendi kendime söylenirken –ki kitap olsaydı da kapağını açmayıp pencereden bakacaktım belki de-  bir mucize gerçekleşti ve iki sıra önümde otobüsün arkasındaki fileli bölmede unutulmuş kitabı fark ettim. Ortega y GassetSevgi Üstüne”. Nasıl sevindim anlatamam. (Arada kitabınızı bırakın otobüslerde, sevindirin garipleri:)

Biraz göz attım kitaba. Üniversitedeyken okumuştum ama pek hatırlamıyorum. Gasset sevgi üzerine müthiş serinkanlı bir üslupla, yanıbaşınızda mırıl mırıl konuşuyor. Yurdanur Salman çevirisi de cabası. Sevginin merakla ilişkisi üzerinde duruyor. Merak bana da çok önemli gelir, yaşam enerjisi gibi bir şeydir benim gözümde.

Neredeyse tüm erkekler ve kadınlar kendi ilgi alanlarına gömülmüş olarak yaşar, dışlarında olup biten şeylere doğru göç etme itkisini duymazlar. Kendilerini çevreleyen manzara, onlara iyi davransın davranmasın, ufuk çizgileriyle tam bir yetinme duygusu içinde yaşarlar; ancak bir bedel karşılığında gerçekleştirebilecekleri belirsiz olasılıklara atılmaya hiç özlem duymazlar. Bu sınırlı, dar ufuk, derinlere işleyen bir merakla bağdaştırılamaz; bu tür merak, sonunda bitip tükenmek bilmeyen bir göç etme içgüdüsü, kendinden koparak öbürüne gitme yolunda yabanıl bir itkidir.

Kitabı  biraz okuduktan sonra bir önceki gün tekrar rast geldiğim Av Mevsimi filmini ve oradaki "sevgi"yi düşündüm. Satır aralarıyla beni rahatsız eden bir filmdi Av Mevsimi. Belki de İdris karakteri demeli.
  
Av Mevsimi’nde Cem Yılmaz’ın canlandırdığı İdris, delidolu bir karakter. Filmin haşarı çocuğu! Çocuğu diyorum çünkü yönetmen adeta yaptıklarından dolayı onu affetmemizi istiyor. Hatta bunu akil adamın (Şener Şen) ağzından da söyletiyor. “Ben hayatımda onun kadar sevenini görmedim.” Seviyordur, suçu budur işte. Ne yapıyorsa sevgisinden yapar.

İdris bir yerde sevdiği(!) kadının evine gider. Tabancasıyla! Sonra elektrikler kesilir ve aralarında bir yakınlaşma olur.“Ben,” der “seni öldürmek için gelmiştim.” O zamana kadar ona karşı duran kadın ne hikmetse, dokunaklı ve genizden gelen bir sesle “Öldür öyleyse,” deyip onu öper.

Bu sahnenin,onu yazan kişiye çok iştah açıcı geldiği muhakkak. Bazen bir fikrimiz olur ve bayılırız o fikre. Bu arabesk damarın nereden geldiğini az çok biliyoruz da peki neye hizmet ediyor? (Bu coğrafyada aşkın tanımının uzun zamandır böyle yapılmasının ucunun nerelere vardığını göremiyor muyuz?)

Adam öyle aşık ki, kadın kendisine karşılık vermeyince kafede masayı deviriyor, ardından gidip votkaları yuvarlıyor, kadını bir adamın yanında görünce tabancasını alıp kadının kapısına dayanıyor. Sırılsıklam aşık! Onu anlamayan bir dünyaya böyle bir rest çekiyor esas adamımız. Kimse bu öfke patlamasının altındaki olası yetersizlik duygularından, şiddetten, hiddetten söz etmiyor. Hepimiz ikna olduk, bu adam deliler gibi aşık!

Onun boncuk boncuk bakan, sevimli kuzu halinden çıkıp kükreyen bir aslana dönüşmesinin sebebi ise bir “kadın”. Kendisi de rakı masasında bir kadınla birlikteliği “zehrin zerkedilmesi” olarak ifade ediyor ya. Karşısındaki “mürekkep yalamış” karakter de (Okan Yalabık) neredeyse erkekliğini kaybetmiş biri gibi sunuluyor bize. Sürekli cep telefonunda “hım hım hım” konuşmalar filan. “Yuları kaptırmış!” Bu okumanın altındaki cinsiyetçi bakışı farketmemek mümkün değil. 

Bakıyorum dizilerin hemen hepsinde aşık olunası erkek ya gözü bir şey görmeyip sürekli bağıran bir sözde anti-kahraman ya da Behlül gibi (azıcık sümsük ama) yakışıklı, zengin bir salon erkeği. İkisi de aslında bir iktidarın temsili. İktidar, aşka düşmenin olmazsa olmazı. Bir de ikincil rollerde olan evliyalar var, aşık olmak için fazla geçkin (aşk, gençlerin kalemi ne de olsa) karakterler. Şener Şen, Tuncel Kurtiz bu engin hayat bilgisine sahip akil adam kontenjanının başlıca temsilcileri. Onlar arada yaramaz oğlanları hizaya çekiyorlar.

"Haksızlığa dayanamayan" erkek karakterler dizilerde çok kabul gören, herkesin kahraman arayışlarına cevap veren, kötü adama bir laf çaktığında içimizin yağını eriten tipler. Çocuk koltuktan düşünce annesi koltuğa vurup “al sana, al sana” der, çocuk da rahatlar ya, o hesap. Fakat bu haksızlığa dayanamayan tipler nedense çok bağırıyorlar, her an bir şiddete başvuracak gibiler. Bu "adam gibi adamlar" epey irkiltici!

Elbette var İdris gibi adamlar, bunların perdeye aktarılması değil sorun olan. Yönetmenin bu “haşarı çocuğun” sırtını sıvazlayıp durması, onu pışpışlaması, bizden sürekli onu anlamamızı beklemesi. Hatta filmin bu empati gerekliliğinin üzerine çatılması. Ah, deli çocuk! Asiye, görmüyor musun, çocuk ne yapıyorsa aşkından yapıyor. Sen ona karşı çıkma. İstediği olmayınca aslan kesilmesine de dayanacağız artık. Çünkü o “delicesine seviyor.” Ne kadar çok içerse o kadar dertli, ne kadar bağırırsa o kadar haklı olduğuna inanacağız. Hiçbir sorumluluğu yok, zehir zerkedildi ve onu delirten de kanındaki bu yabancı madde!

Ortega y Gasset kitabında “içinde hemen hemen hiç sevgiye yer olmayan tutkular olabilir,” diyor. Biz "bir dağın çarpıklığını bir sevinç sanarak" yaşıyoruz işte.

......
Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilmiyorum
sevgim acıyor.
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar 

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır.
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor

Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar
Turgut Uyar -  "Sevgim Acıyor" şiirinden.




2 Ekim 2012 Salı

pencereden içeri bakan ağaçlar ve sonbahar

"Ve içindeki o büyük alev. Ne olduğunu bilmediğin..."*
Günü tamamlamak için bir şeylerin daha olması gerekiyor sanki. Geceleri bu yüzden uyumak istemediğim oluyor. Oyun kaçırma korkusuyla öğle uykusunu reddeden çocuklar gibi. Oysa fazla uykusuzluğa gelemem ve bir mucize olmayacak, biliyorum. Hayat az çok böyle devam edecek. Kahvaltıda yine zeytin yiyeceğim, gün içinde zaman yetmiyor diye söyleneceğim, akşamları ayaklarımı toplayıp çay içeceğim annem gibi. Sonbahar geldiğinde yine aynı telaşı hissedeceğim, yine de bir mucize olmayacak. Sokak köpekleri üzgün gözlerle bakacak yine. Yine ağaçlar yapraklarını dökecek. Fakat her seferinde ilk kez döküyormuş gibi hissettirecek. Belki de mucize bu. Doğa hep bize mucizeler yaratacak neyse ki.

Cohen’in şarkısında hep bunu düşünürüm. (Daha önce söylemiş miydim, Cohen’i seviyorum:) Fötr şapkalı ihtiyar delikanlı, sek sek sekerek çıkıyor sahneye.) Kimi şarkıcılar sizin için söylüyor gibiler. Kimi şairler sizin için yazıyorlar. Kimi ağaçlar sizin için eğip dallarını, pencereden sizin için bakıyorlar.

Ev ararken “bir ağacı görüyor mu?” diye soruyorum. Bir ağaç görmek istiyorum penceremden. Üzerine mevsimlerin ve kuşların konduğu bir ağaç. Güne iyiliği hatırlatan bir şeyle başlamak güzel! Ne diyor Marguerite Yourcenar, "Kökleri toprağa dalıp gitmiş, dalları sincap oyunlarının, kuş cıvıltısının ve cıvıltılarının koruyucusu, gölgesi insanlara ve hayvanlara armağan, başı ta gökyüzünde. Bundan daha bilgece, daha iyiliğe dönük bir varoluş biçimi biliyor musun?"*

Bir mucize bekler gibi bekliyorum sonbaharı da. Sanki bir şeyler olacak. Birden sokak köpekleri mutlu oluverecek, tezgahtar kızlar dalgın dalgın tırnaklarına bakmayacak, dargın ruhlar bir teselli bulacak, dünya şenliğe doymayacak. Mutluluk inecek dünyaya. Bunun ne kadarı mucizeyle ne kadarı bizimle mümkün, bilmiyorum. (Müzikallerde olduğunu gördüm.)

Gün boyu ne çok insanın, ne çok hayatın yanından geçip gidiyoruz. Ne çok pencere var şehirde! Tıklım tıklım otobüslerde yanımızda kavgalar ediliyor, yüksek sesle telefonlarda konuşuluyor. Hep birlikte orada değilmiş gibi yapılıyor. Şu yaşadığımız hayat bir acayip değil mi? Geçen gün bir arkadaşıma “sana da yuvarlak bir gezegenin üzerinde olmamız tuhaf gelmiyor mu?” dedim. Ona da tuhaf geliyormuş. 

Jüpiter, şu tombul gezegen, bereket getiriyormuş, bu şişmanlık da olabilirmiş. Arkadaşımın yıldızlarla arası iyi, o söyledi. Mars’ın olduğu yerde kavga varmış. Belki de mucize yıldızlarda. Değişik değişik dizilip duruyorlar, bizi parmaklarında oynatıyorlar. Yıldız haritalarına itibar etmeyen bilimperver Clezio'ya geçen gün bunu söyledim. "Şuradaki ağaç emin ol ki daha çok etkiliyordur seni," dedi. Hmmm....Söz konusu bir ağaçsa olabilir tabii. Bense sorumluluğu Plüton'a devretmek niyetindeydim, bir ağaca kıyamam şimdi. 
Kimse hayatının aynı seyirde gideceğini düşünmüyor. Hep hırpalanacağını, hor görüleceğini, emeğinin hep kıymetsiz olacağını düşünmüyor mesela kimse. Bir mucize bekliyor. Beklemek zaafımız belki de.

Bense en çok bu dünya üzerindeki kurguya kendini iyice kaptırmış insanlara şaşıyorum. Her gün aynı inançla ayakkabılarını bağlayıp ceketini giyen insanlara. Onlar belki de bu dünyayı kendi elleriyle inşa ettiklerine inanıyorlar. Dünyanın irade üzerinde ayakta durduğuna inanıyorlar.

Sonbaharda ağaçların rengi... Mucize bu olmalı.

(Sonbaharı göremeyen ülkelerdeki pencerelere de bir mucize gerek!)

* "Bir Bahçede Yazılmış", Fol dergisi No:3