6 Eylül 2012 Perşembe

malina'yı okurken

                                                                                                                        fotoğraf
kışa, bir viyana ezgisine ve yaza gönül verdim.
haritalara, dağda bir yuvaya, bir kıyıya ve bir yatağa. 

Bachmann / çev. Ahmet Cemal

Yazlık komşusu hiçdenizegirmeyenraşitbey bugün, hem de ayaküstü bir konuşma sırasında, elinde bahçe makası, “Keşke hiç doğmamış olsaydık! Bunu öyle isterdim ki. Gerçekten öyle...” dedi. Şaşırdım. Anlık bir tepki değildi bu sözler.

Ben tam da insanlar romanlardaki kadar mutsuz ve yalnız mı acaba diye düşünüyordum. Raşitbey bir taraftan bahçede kauçuk ağacını budarken, bir yandan da doğmamış olmayı dileyebiliyordu.

Malina’yı okuyorum. Kimi kitaplar bekliyor sizi. Üniversite yıllarında iken almışım. O zamanın gözde kitapları vardı. Malina onlardan biriydi. Cardamom söylemeseydi belki aklıma gelmeyecekti. Bu yaz doğru dürüst okuyamadığım için heves edip tatil öncesi kitaplar seçtim kendime, bir kitap kulesi yaptım. Sonra bunun fazla yüksek bir kule olduğunu düşünüp –itiraf ediyorum ki kalınca olanları- bıraktım. Usta ile Margarita kaldı, Kapanda Üç Kaplan kaldı. Malina’yı yanıma aldım.

Kitaba başlarken Malina’nın bir kadın olduğundan çok emindim. Kafanızda bir kitaba dair yıllardır bir imge taşıyorsanız onu yıkmak kolay olmuyor;) İlk elli sayfayı onu bir kadın olarak hatta sonradan cinsiyet değiştirmiş olabileceğini bile düşünerek okudum. (Deniz kenarında okumak için neden belli kitapların tavsiye edildiğini anlıyorum şimdi. ) Tam kendimce kitabı anladığıma karar verip üzerine ilginç de bir felsefe geliştirmişken (bunu yazmayacağım;) bir şeylerin farkına varıp kitaba baştan başladım.

Bachmann’ın Ölüm Türleri olarak adlandırdığı bir üçlemenin ilk kitabı Malina. Ölüm, bir nevi toplumda ayrık duran türlerin yok olması... Bachmann diğer kitapları yazamıyor, sigarasının ateşiyle tutuşan bir odada ölüyor. (Celan ise ondan beş altı yıl önce bir ırmağa atıyor kendini.)

Kitaptaki üçlüye Ingeborg Bachmann, Paul Celan ve Max Frisch yakıştırmaları yapılmış. Bachmann'la Celan’ın uzaktan yazışmaları, aşkları düşünülünce Ivan’ın Celan olması çok mümkün göründü bana da.
Bir de Viyana var tabii. Ringstrasse'siyle, kaldırımlarıyla, kafeleriyle...Viyana’ya gitmek istedim kitabı okurken. Öyle yağmurlu, hatta buz gibi soğuk bir havada dolaşmak istedim sokaklarında. 7- 8 yıl önce birkaç günlüğüne gitmiştim, bir otelde tahtakurusu saldırısına uğradığım için, kaşıntıdan, acıdan ve moralsizlikten pek bir şey anlamamıştım şehirden.

"Ben, mutlak nitelikteki ilk israfın simgesiyim, kendimi esrikliğe kaptırmışım, dünyadan akıllı bir biçimde yararlanabilme yeteneğim yok, ve adına toplum denen maskeli baloda boy gösterebilirim, ama gelmeyebilirim de; engeli çıkmış biri gibi, ya da kendine maske yapmayı unutmuş, ihmali yüzünden kostümünü artık bulamayan ve bundan ötürü de günün birinde artık davet edilmeyen biri gibi.

Ona, “İnsan seni her an nasılsan öyle görebiliyor,” diyor Ivan. “Biraz oyun oynamayı öğren.”

Romandaki “ben” dünyadaki kurgunun bir parçası olma konusunda ne kadar beceriksizse Malina da "günlük cinayetlerin" işlendiği, insanların birbirini "ağır ağır öldürdüğü" bu dünyayla kekelemeden, sarsılmadan baş eden, "bu dünyanın kahramanlarından" sanki. Malina sanki bize ne zaman ne yapmamız gerektiğini söyleyen, hiç şaşırmayan, sarsılmayan patriyarşi, karşımızda kollarını kavuşturmuş ve  kafa karışıklıklarını, tereddütleri hep bir beceriksizlikle bağdaştırmış bir düşüncenin sözcüsü. Ivan'ı tam anlamıyla tanıyamadım daha.

Bir görüşme sırasında “Bir işle uğraşmıyorum. Bu, engellerdi beni, hiçbir şey göremez olurdum, her türlü bakış açısını yitirirdim, çevremdeki bu koşuşturmacanın ortasında kendimi herhangi bir işle oyalamam olanaksız. “ diyor "ben.".

Ivan tüm kitapları tiksindirici buluyor. "Acıyı pazara çıkarmak, dünyadaki acıları artırmak niye? Nedir bu saplantı, hep bu karanlığa saplanıp kalmak? Neden insanları sevinçten sıçratacak bir şeyler yazmıyorsun?" diyor. “Neden Ağlama Duvarı var da Sevinme Duvarı yok?” Onun karanlık şeyler değil, insanları sevinçten havalara uçuracak bir şeyler yazmasını istiyor.

Yaşadığı Macar Sokağı'na "ülke" diyor "ben". "Macar Sokağı Ülkesi." 

Ülke demek, bende çok büyükmüş, genişmiş ve rahatsız bir şeymiş izlenimini bırakıyor, ülke diye yalnızca daha küçük birimleri adlandırıyorum. Trenin penceresinden baktığımda burada ülke güzel, diye düşünüyorum. Mevsim yaza yaklaştığında ülkeye açılmak, Salzkammergut’a ya da Kaernten’e gitmek istiyorum. Gerçek anlamda ülkelerde yaşayan insanların sonlarının nereye vardığını, birer birey olarak, o büyüklük hırsına kapılmış, gürültücü ülkelerinin utanılacak eylemleriyle ilintili bulunmasa, ya da pek az bulunsa bile, ve o iktidarı besleyen damarların güçlenmesinden kendileri yararlanmasalar bile, vicdanlarında nelerin hesabını vermek zorunda kaldıklarını görüyoruz.”

Romandaki "ben"in, bu isimsiz kadının Ivan'a aşkı, insanın sevme konusundaki yetersizliğini gösterircesine dokunaklı. Ivan kelimesini gezdiriyor Viyana sokaklarında. Ivan ve Mutluluk kelimelerini getiriyor yan yana. Görüşmeye kaç sigara kaldığını hesaplıyor içten içe.

Aşk, bir çamurun içinden çıkmak için bir yol. Belki de insanın kendini, varlığını samimiyetle bir başkasıyla sınaması. Bachmann'ın faşizmin iki insan arasında başladığını söylediğinden yola çıkarak, aşk, dünya üzerinde gücü yetmeyeceğini bildiği bir şeyi iki insan arasında inşa etme, bir yaşama çabası. Şimdi bunları yazarken düşünüyorum da bir zamanlar insanların meseleleri nasıl da derin. Günümüz edebiyatında bu derinliği hissedemiyor insan. Yazarken kendini yok etmeyi göze almak gerekiyor sanırım. Bachmann'ın türlü denemeleri içeren tarzı da gözüpek göründü bana. Aklıma nedense Doris Lessing'in Altın Defter'ini getirdi.

Komşu “Hiç doğmamış olsak,” dediğinde ne diyeceğimi şaşırdım. Güldüm sadece. Gülmek bazen bir cevap zannedilebiliyor neyse ki...

Daha kitabın "Ivan'la Mutluluk" kısmındaym. Dayanamayıp biraz söz etmek istedim. Şu Sevinme Duvarı üzerine düşüneceğim biraz. Nedense yemekle bir ilgisi olabilirmiş gibi geliyor:)

*Malina'nın çevirisi Ahmet Cemal'e ait.