21 Ağustos 2012 Salı

bir yaz gecesi eğer bir yolcu

Sevilla'da bir yaz gecesinden manzaralar

Yazın değil, yaz gecelerinin bitişine üzülüyorum sanırım. Yaz günleri bitse de olur... Ne insafsızca geldi böyle demek şimdi. Aşk-nefret ilişkisi bizimkisi. Feysbuk diliyle “complicated”. Güneyde büyümüş olmanın bir uzantısı muhakkak. Yazları gözünü kamaştıran güneşle uyanmanın, yatakta güneşten kaçmanın yollarını aramanın ve gün boyunca her şeyin rengini çalan bir güneşle ikindiyi zor etmenin uzantısı. Işığın kırılmaya başladığı saatler o yüzden benim için yazın en güzel saatleri. Gece ise o zorlu günün bir mükafatı gibi. Esintili gece yürüyüşleri. Ay ışığı altında uzanıp denizi seyretmek...Denize girmek... (Biraz daha zorlasam buradan bir kurtadam hikayesi çıkartacağım;) Gece güzel. Yaz geceleri güzel.

Cat Power "The Greatest" - My Blueberry Nights*


Fotoğraflar Sevilla'da bir yaz gecesinden. Tam bir yaz şehri Sevillasıcağından ötürü "İspanya'nın tavası" deniyor. Gösterişli binalarının altında hoyrat bir Latin Amerika talanı hikayesi gizli olsa da güzel bir şehir. Brecht demiş ya, bir tahtırevallinin iki ucu işte.
Geçen yıl, Granada’ya bizi ziyarete gelen arkadaşlarımızla gitmiştik. Uzun bir günün sonunda otele gidip çocuklu arkadaşlarımızı yatırdıktan sonra geç bir saatte Clezio ile kaçıp geceye karışmıştık. Gece çok güzeldi. Sevilla’nın o yaz kalabalığından ve bunaltıcı sıcağından kurtulmuştu sokaklar. Şehrin, gözleri oyuk grotesk heykelleriyle, asırlık hayaletleriyle baş başa kalmıştık. Etrafta tek tük gececiler, çöp arabaları....Gecenin derinleştirdiği güzel bir yalnızlık hissiyle yürüdük sokaklarda, nehir kıyısında. Nehrin rengine, şehir ışıklarına baktık. Aklıma o çok sevdiğim Köprü Üstü Aşıkları geldi elbette. Bazen oluyor bu, kendimizi, bir kıyamet sonrası, dünyada kalakalmış iki hayal, başıboş iki çocuk gibi hissediyorum. Toronto’da parka bakan çatı katında oturuyorken kar yağdığında şehir öyle bir sessizliğe gömülürdü ki dışardaki dünya dolusu karın sadece bizim adımlarımızla bozulacağı hissine kapılırdım. Yazı, gitgide bir Paul ve Virginie hikayesine dönüşmeden duruyorum burada. Gece güzeldi diyelim öyleyse. Bazen insan, aslında dünyada her şeyin altından kalkılabileceği duygusuna kapılır. Bir yaz gecesine yakışan türden bir rüya işte. Bir yaz gecesi rüyası...



   Joyce Carol Oates’un “The Faith of A Writer” adlı kitabını okuyorum. Türkçe’ye de çevrilmiş, kapağına da yazarın bir fotoğrafını koymuşlar. (Bir yazarın suretiyle tanışmak ne tuhaf bir deneyim.) Kitap, yazmakla ilgili birtakım denemelerden oluşuyor. Yazma eylemi için “your struggle with your buried self” diyor yazar. “İçinizde gizlenen, içinizde gömülü kişiyle mücadeleniz.” Dickens’ın Night Walks isimli bir yazısından söz ediyor. Dickens yazıda, uykusuzluk çektiği dönemdeki gece yürüyüşlerini anlatıyor. İnce bir yağmur altında, oluklardaki yağmur damlalarının sesi eşliğinde Londra’nın köprülerini, sokaklarını adımlıyor. Şehrin farklı mahallelerinde geziniyor. “Houseless Shadow” diyor kendisine. “Evsiz bir gölge”. 

Gece, gündüz nüfuz edemediğin bir alana götürüyor seni. Issız, yabani, daha tekinsiz bir alan. Güzel. Ben de gece uyku tutmayınca melisa çayı demle, zihinini boşalt, kuzuları say filanla çok uğraşmıyorum artık. Dışarı çıkamazsam pencerenin  önüne oturuyorum. Kimi zaman elimde bir kitap, kimi zaman inadına "gerçek" çay, karanlığın sesiyle birlikte bir yaz gecesinin uykusuzlarına, evsiz yolcularına karışıyorum. 


*türkçeye kötü çevrilmiş film isimleri listesinde başı çeker kendisi. "benim aşk pastam" ??!!


7 Ağustos 2012 Salı

temmuz'da doğmak/ölmek bir de ağaçlar, kuşlar, kediler, çekirgeler, denizler


Yazın nefes alışı değişiyor insanın. Dolayısıyla hayatının ritmi, yazıları da değişiyor. Kesik kesik, soluyarak, çok sıcaksa hayatta kalmaya çalışarak yazılıyor yazılar. Ya da yazılmıyor. Hissedilip yazılmayan, doğmamış yazılara karışıyor. Ne oluyor peki o yazılara, hissedip aktaramadığımız yazılar yine bir gün gelip bizi buluyor mu yoksa hepten unutuluyor mu?

Zor bir temmuz ayıydı. Vardır öyle günler, vardır öyle aylar, hatta vardır öyle ömürler. Hastanede -refakatçi olarak- zaman geçirince bu dünyanın adil bir yer olmadığını daha iyi anlıyor insan. Oradan dışarı bakınca yalancı da olsa bir “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”. Aslında o gözümüzden kaçan hayvanlar; kargalar, kaplumbağalar, kazlar da dışarıdaki dünyanın refakatçileri. Kimse bilmez kimse duymaz. İnsanın hastanelerde yaşatılmaya çalışılmasında gerçek olmayan bir şeyler var. Dışarıda onu öldürmek için bunca çaba harcanıyorken...
Şimdi şu dinlediğim şarkı, “ben bir denizim” diyor. Dinlerken ben değil de herhangi biri hatta bir çekirge –şu sıralarda en çok onlarla karşılaşıyorum;)- olarak dinlemek ne rahatlatıcı. Bir ceviz ağacı olarak dinlemek.

İnsanın bazen kendinden uzaklaşması, Heidi gibi bulutların üzerine çıkması ne güzel. Daha önce de demiştim Heidi’yi düşünmek mutlu ediyor beni. “Ben bir kiraz ağacıyım Kyoto parkında ne sen bunu farkındasın ne de yakuza farkında” demek. Kıyısız hür bir deniz olmak güzel. Birinin yazdığı hepimizin oluyor. Yazmak, okumak güzel. Birinin ölümü birinin doğumu oluyor. (Ben de Temmuz ayında doğan talihsizlerdenim;) Tuhaf bir tesadüf...Azizlik. (Bayılırım bu kelimeye ve şimdi düşündüm de başka dillerde tam karşılığı yok.) Terazinin kefeleri dolup dolup boşalıyor. Denge. Birinden ayrıldığında birinin bir başkasına kavuşma sevincini düşünmeli. 

Bali'de ölen birinin bir ağaç, bir kuş, vs. olarak yeniden dünyaya geleceğine inanılıyor, ölen kişinin ruhu eski evini bulamasın diye naaşı karmaşık yollardan cenaze yerine götürülüyor. Var mı böyle bir muziplik! Neme lazım, durduk yerde bahçenizde bir vanilya ağacı, bir maymun peydahlanmasın diye. Ama Bali'ye gitmeye gerek yok. Çocukken de arkadaşım Tangül, suratı turşu satan bir sokak kedisinin -hem de sarman- ölen büyükbabası olduğuna inandırmıştı beni. (İkisi de sarıydı ve huysuzdu bir kere.) Mahallenin tüm çocukları bu kuyruklu büyükbaba önünde hazırola geçerdik.

Ne olursa olsun yaşamaya mecbursun” diyor Bulutsuzluk ÖzlemiGüney’e Giderken”. Solda güneş yükseliyorken Güney’e gitmek güzel. Şarkıları hiç azımsamamalı. Pek çok şeyin yapamadığını onlar yapıyor. Şarkılar güzel. Başka ne, insanın içindeki acıyı damıtıp ondan böyle bir güzellik çıkarabilir ki?

Bloğu özledim. Bir merhaba olsun bu;)  

*"Ben bir denizim, kendi varlığı içinde taşan
   Uçsuz bucaksız, alabildiğince geniş, hür bir deniz," Mevlana'nın dizeleri.