5 Haziran 2012 Salı

küçük bir kasabada bahar


Bir film izledim yakın zamanda. "Küçük Bir Kasabada Bahar" Haiku gibi isim! Sırf ismi için bile izlenir. 

Sonradan öğrendim ki Wong Kar Wai’nin Aşk Zamanı’na da ilham veren, 1948lerde çekilen eski bir Çin melodramıymış. Benim izlediğim 2002 yılı yapımı.

1946lı yıllarda Çin. Savaştan çıkmış viran bir kasaba. Bu kasabada kırık dökük bir avlu, bir bahçe. Yine de hayat var ama bahçede, kuru dallar filizlenmiş. Bahçenin içinde eski bir ev, evin içinde bir karı koca, kocanın kız kardeşi. (Çehov burada bir yerlerde olmalı) Ve bir tren sesiyle (hem de nasıl güzel bir tren sesi!) uzaklardan gelen bir misafir.

Böyle taşranın dinginliğinde geçen bir zaman şehirden gelen misafirle bölününce kendiliğinden ince bir gerilim doğuyor zaten. Şehrin saatiyle taşranın saati kibarca hesaplaşıyor. Zaten misafir, öyle ya da böyle ev içinde karşılıklı uzlaşmalar, gizli anlaşmalarla ulaşılmış o biricik dengeyi istemeden de olsa sarsar. Bu filmde de misafirin gelişiyle geçmişin tozlanmış, bir köşeye itilmiş duyguları ortaya çıkıyor. Sakinliği çok da sarsmadan. Evler biraz da içimizdeki kalabalığı susturduğumuz yerler. Sırların kat kat gömüldüğü, çayın buğusuyla ehlileştirdiğimiz sığınaklar. "Sırça kümesler". 
Buradaki sırça kümes, pek güzel bir ahşap ev! O yüzden bu filmi biraz da bu evi dolaşarak izledim. Acelesiz, fazla geveze olmayan filmlerde böyle bir şansınız oluyor; zihniniz, gözleriniz özgürce gezinebiliyor. Filmde öyle güzel kareler var ki. Kadının bir öğle sonrası, evin sessizliğe gömüldüğü bir saatte o ahşap pencerelerin önüne oturup kuş sesleri arasında elindeki işle uğraşması...İzlerken sakin ve uzun ikindileri hayal ediyor insan. 

Film ahşap panoların, kiremitlerin, taşlıkların, yeni yeni çiçeklenmeye başlamış dalların, toprak yolların arasında gezdiriyor sizi. Kimi mekanlar hakikaten insanlara başka bir ruh üflüyor. Modern dünyanın çoğu mekanı yabancılaştırıcı geliyor bana, hükmetmek, göz boyamak, hiyararşiyi beslemek üzere inşa ediliyor. Çoğu zaman da (pahalı malzemelerle) acıklı bir güzellik müsameresi gibi karşımıza dikiliyor. Çoğu emlak reklamlarında gördüğümüz üzere. Bir duyarlılığı ve bir ruhu koruyarak yapı inşa etmek mümkün. (Yaylada, anneannemin çinko damlı, ahşap çardağında yağmuru gördükten sonra müteahhit işi apartmanlarda harcanan yağmurları düşünüyorum.)
7-8 yıl önce Çin'de Pingyao isimli küçük bir şehri ziyaret etmiştim. Bir daha herhalde yolum düşmez. 13. yüzyıldan itibaren pek çok yapının hala korunduğu muazzam bir şehir. Şehrin surları, ahşap evleri, avluları, fenerleri ve cam sürahilerde yüzen çiçeklerle sunulan bitki çaylarıyla kalmış aklımda. Fotoğraf makinemi kaptırdığım için sadece hatırladıklarımla avunuyorum. Böyle yerlerde "zamanı kıymetli, nevrotik, mühim şehir insanı" refleksinden sıyrılabiliyor insan. 

Filmin ismi bana insanların görkemli bir doğanın ortasında küçük figürler olarak yer aldığı Çin'in geleneksel manzara resimlerini çağrıştırdı. Doğu’nun insana bakışında bir tevazu olduğu açık. Daha sonra sevdiğim Asyalı filmlerin isimlerini düşündüm. Aklıma gelenler hep insanın, evrenin küçük bir parçası olduğuna gönderme yapar gibi. Algıda seçicilik belki de. Yeşil Papaya’nın Kokusu (Zerka getirdi aklıma, Ay bu film için "şiir film" diyor yazısındaNarayama Türküsü, Güneşin Dikey Işınları, İlkbahar Yaz Sonbahar Kış...Ve İlkbahar, Kızıl Köprünün Altından Akan Sular, Bir Güz Öğleden Sonrası. Aklıma hep güzel bir kır havasını getiriyorlar. Kır havası ve ahşap pencerelerde uçuşan patiska perdeler! Biraz aklımda tutacağım bu resmi. 

** en üstteki resim