16 Mayıs 2012 Çarşamba

New York'ta bir otel odası

Bir kitapçıdaki (Politcs & Prose) kartpostallardan...
Blogdan uzak kalmak evden ayrı kalmak gibi. Yabancı bir şehirde, bir otel odasında bile blog için yazarken kendimi tamamen evimde hissediyorum sanırım. İyice yerleşmişim anlaşılan buraya;) Kendimi içine bıraktığım bir istiridye kabuğu…Yazamadığım zamanlardaysa aklımın bir köşesinde, ona kavuşacağım anı bekliyorum, kafamdan yazılar yazıyorum, çoğu uçup gidiyor.

Blogdan da evden de uzağım ne zamandır. Uzun bir ayrılıktan sonra eve dönmeyi seviyorum. Kapıyı o ilk açtığımda bulduğum sessizliği, o dilsiz ve sakin dünyayı seviyorum. Evimi çok özlüyorum. Her seferinde daha da çok sanki.
Eşyaların gizli hayatını düşünüyorum. Evde kendi kendine soluk alıp veren eşyalar… Sizden habersiz bir hayat sürüyorlar. Koltuk kendi kendine eskiyor, rafların üzerinde toz birikiyor, pencere her gün biraz farklı bir akşam güneşini görüyor, bir bitki boynunu büküyor. Bu gizli hayatla birlikte sanki aranıza bir mesafe giriyor. Kediler bile size “uzun zaman oldu görüşmeyeli, nereden çıktın” dercesine yabancı bakışlarla bakıp gündelik işlerine (!) koyuluyor. Sizsiz dönen dünyaya hissedilen çocuksu bir sitem...
Öte yandan evden ayrılırken acelece bir yere tıkıştırılmış tişört, evyeye bırakılmış çay bardağı orada öylece duruyor. Her seferinde o çay bardağının orada durması bana bir mucize gibi geliyor. Sanki birisi arkanızdan tüm kusurları örtmeli ve evi yüce bir düzene teslim etmeli. Eşyaların gizli bir hayatı var ama o çay bardağı orada duruyor işte…
ABD şehirlerindeyim bir süredir. Washington DC, Baltimore ve New York. Tam bir çelişkiler ülkesi. Üzerinde düşündüm, düşündükçe kafam daha da karıştı. Kitapçıları dolaştım,  kilometrelerce yürüdüm, otellerde kötü filmler (bir tanesi Noel filmiydi hem de! Ben Affleck hem de!) izledim, geceleri çalışmaya çalıştım, bir sürü sallama çay içtim, kimbilir kaç siren sesiyle irkildim, metroda insanların neler okuduklarına baktım (göremedim, Kindle kullanıyorlar!)  ve -nedendir bilmiyorum - hiç dondurma yemedim.  
Kimi İngilizce kelimelerin tınısının çok güzel olduğunu düşündüm. “Dandelion” gibi (Biz niye "karahindiba" demişiz, oldu mu şimdi?) Sesleri, yüzleri, buralara gelen yabancı şairleri (Lorca, Reinaldo Arenas), Benjamin'i düşündüm. Manhattan filmindeki o küçük parkı görmek istedim, göremedim. Ne Woody Allen'la ne de Paul Auster'la karşılaştım  ama benden çok daha hızlı yürüyen ve yürürken havayı neredeyse doğuştan gelen bir pervasızlıkla yaran bir sürü insan gördüm. Bir de... Evimi özledim.
Clezio erken döndü, bense yarın gece dönüyorum. Uzun uçak yolculuğunda bana “Dünyanın Sonundaki Ev”* eşlik etti. Onu almakla ne iyi etmişim. Bazen yanıma aldığım kitaba hiç ısınamıyorum (elektrik alamıyorum;) ve küçük bir kriz yaşanıyor. Çok güzel yazılmış bir kitap, aklınızın bir köşesinde olsun.  
TV tanıdık bir anlamla dolduruyor otel odasını. TV ve kötü filmler gözüme ilk kez bu kadar sevimli görünüyor. Geceyarısı arka arkaya Seinfeld ve Friends yayınlanıyor. Eski Toronto günlerindeki gibi. (Bana kalırsa Ross bir yengeç burcu erkeği  ve doksanların saçları, seksenler kadar olmasa da kötü.) Buranın insana yaptığı bir büyü var.  Her şeyi kolayca bir fetiş nesnesine dönüştürebiliyor sanki. Bir ayakkabıyı, bir şehri, bir yaşam biçimini...Ve hatta yazarlığı. Bize de buralardan geliyor olmalı bu rüzgar. Pek çok zamane rüzgarının toprağı Amerika. Çoğu şey tanıdık. Yüzeyde salınma, bundan bir keyif yaratma ve gitgide çoğalan arzuların doyurulması.

Aklımda otel odalarıyla ilgili bir yazı vardı ama işte gündem hızla değişti. Yarın bir iz bırakmadan bu otel odasından ayrılan insanlardan olacağım. Gördüklerimi, düşündüklerimi, en azından kitapçıları anlatmak istiyorum ve umarım bir kısmını da olsa yazıya dökebilirim. İstiridye kabuğuna kavuşmadan bir ön selam olsun bu;)
Not: Ben peki hakikaten neden dondurma yemedim?

*Kitabın harika çevirisi Püren Özgören'e ait.