20 Nisan 2012 Cuma

bütün saçlar uç uca

Geçen gün Kendi Kanım filminde, birinin diğerinin saçını taradığı bir sahnede takıldım. Zaten insanın içine oturan filmlerdendi. Filmin başrol oyuncusu Rita Blanco da oradaydı. Ufak tefek, biraz utangaç ve pek tatlı bir kadın! Film başlamadan “Biliyorum kolay bir film değil, ama zor anları olduğu kadar güzel anları da var, n’olur sonuna kadar izleyin,” dedi. “Filmden sonra beni öldürmek isterseniz de burada olacağım,” dedi gülerek. Oradaki sorumlu kişi bunu nedense Türkçe’ye Filmden sonra soru sormak isterseniz burada olacağım,” diye çevirdi. Anlaşılan festival seyircisine pek güvenemedi. ("Neme lazım"...)

Film Lizbon’un arka sokaklarında geçiyor. Genel olarak yoksulluk ve erkek şiddetiyle çevrili hayatlarında kendilerini kapana kısılmış bulan, her şeye rağmen dirayetli kadınlar üzerinde yoğunlaşan bir film. Çok zor ve etkileyici bir sahne ile bitiyor. Bu sahne üzerine sayfalarca yazılabilir...Şimdi değil.

Filmde biri, kırılgan bir anında diğerinin saçlarını taramaya başlıyor. Düşündüm de bundan daha dokunaklı bir şefkat gösterisi olabilir mi? İyilik dolu bir an, saçı tarananın gönüllü, sessiz teslimiyeti, saçı tarayanın avutucu elleri. Bir annenin elleri gibi. Ben anneannemin saçlarını tarardım eskiden. Birlikte saçlarını iki “belik” yapardık. Saçları uçlara doğru incelerek öyle gümüşten bir ip gibi akıverirdi elimde. Bu ilgiyi kendine yakıştıramaz, gülüp dururdu. Dizlerimin dibinde uysal bir çocuk gibi otururdu. Ona en çok yaklaştığımı düşündüğüm, hatta birinin ona en çok yaklaştığını düşündüğüm zamanlardı. Yoksa sert mizaçlıdır anneannem, o pamuk ninelerden olmadı hiçbir zaman. Bedenine de saçlarına da hiçbir zaman iyi davranmadı. Onun için sürekli kirlenen, haşlanarak temizlenmesi ve neredeyse "mintaksla" çitilenmesi gereken bir şeydi saç. Ona kalsa tüm torunların saçını -çocuğuz ya- elden geçirip "bi keleş" kesecekti.. (Öyle bir anneanne cumhuriyeti de vardı bu arada.) Çocukluğun gurur yaralarını bilmezdi.

Saçlarımızın ucunda oysa, geçmişin elleri, hissettiğimiz bir şeyler var. Mommo Kızkardeşim filminde bir ailenin yanına evlatlık verilecek küçük Ayşe’nin saçları usturayla kısacık kesilir odanın ortasında, saçları tutam tutam ayaklarının dibine dökülür. Ayak parmakları kıvrılıverir sessizce.

Yakın zamanda okuduğum Yeşil Peri Gecesi’nde de küçük Şebnem’in saçlarını bitlendi diye çekiştire çekiştire keser babaannesi, kısacık keser. Saç kesme değil de bir budamadır sanki. Babaanne Şebnem’in içinde filizlenebileceğini düşündüğü bir şeyleri budar. Karşısında bir saç değil bir düşman görür..

Fikriyanım'ın dikiş makasıyla saçlarımı kökünden kesiyor. Gıkım çıkmıyor. Nihal Yenge yerde biriken saç yığınını banyo kazanına atıyor. Saçlarımın tutuşmasıyla yanık et kokusu sarıyor evi. Korkunç bir koku bu. Ölüm kokusu. O gün Fikriyanım'ın evinden kaçıyorum. Ağlayarak evimize gidiyorum.”

Kitabın sonunda bu kez saçlarını kendi kazır Şebnem. Çıkacağı büyük yolculuğa hazırlanmaya önce saçlarından başlar. Kendi kendini ikna etmek ister önce. Kadınların içindeki bozguncu bir yan, şair gibi, onlara bir isyana saçlarından başlamaları gerektiğini fısıldıyor olmalı. “Saçlarımı hep kestim, tutacak kadar olmasın istedim.” Saçları kesmek öte yandan kadınlığın getirdiği yüklerden kurtulmak gibi. Hafiflemek, özgürleşmek. “Kestim kara saçlarımı” diyor ya Gülten Akın.

“Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi
Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen –“ 

Filmde o sahneyi izlerken, çocukluğa, anneannemin saçlarını taradığım zamana gittim, kısa-uzun bütün saçları uç uca ekledim. Aradan bunca yıl geçmiş hala aynı şeyi düşünüyorum. Herkesin zaman zaman saçlarını tarayan birileri olmalı.

8 Nisan 2012 Pazar

aşktan söz etmeyen mektuplar ve nisan

Nisan en zalimi ayların diye başlıyor “Çorak Ülke” şiiri. Ne zalim bir şiir diye düşünüyor insan en başta. Nisan en güzel ay!

En zalim aydır Nisan, çıkartır
Leylakları ölü topraktan, karar
Bellekle arzuyu, karıştırır
Kasvetli kökleri bahar yağmuruyla.
Sıcak tuttu bizi kış, örterek
Yeryüzünü unutkan karla, besleyerek
  
Bu güzel havalarda içimden sadece o anı yaşamak geliyor. Vapurda giderken sadece vapuru ya da suyu düşünmek (Bir arkadaşımın kedisi var, adı Vapur. Aklıma geldi şimdi.) yürürken çiçekçi kadınları, kaldırımları, ikindi çayını. “Pencere, en iyisi pencere” şiiri gibi. Sadece pencere, perdelerin havalandığı bir pencere! Çiçekli düşünceler işte.  
Zoo, Aşktan Söz etmeyen Mektuplar’ı okuyorum. Viktor Şklovski'nin, sürgün günlerinde Berlin’den yazdığı mektuplar. 

Sen benim oturduğum kentsin, ayın ve günün adısın sen,” diyor adam.

Aşkın beni yaralıyor. Günün birinde beni yaralayacaksın sen. Çünkü bugün çok seviyorsun..." diyor Alia.

Ağzını, dudaklarını ezbere biliyorum,” diyor adam.

"Aşkın belki büyük ama hiç de neşe vermiyor insana,” diyor Alia.

"Senin ayaklarının altına serilmişim Alia, tıpkı bir halı gibi," diyor adam.

Aşktan sözetme bana," diyor Alia. “Uçarı ol biraz.”

Sana aşktan sözetmeyeceğim, havanın nasıl olduğundan söz edeceğim yalnızca. Bugün Berlin’de hava güzeldi,” diyor adam.

Sana yatağımdan yazıyorum. Dün gece geç saatlere kadar dans ettim de ondan,” diyor Alia.

Bana iki görev verdin.
1-Sana telefon etmemek
2- Seni görmemek.
Artık ben meşgul bir adamım." diyor adam. (Alem bunlar!)

"Ve işte sana teşekkür ederim. Sevimli küçük Tatar seni, çiçeklere teşekkür ederim," diyor Alia.

Bugün Berlin neredeyse hiç kar görmedi. Bugün Şubat’ın 5’i. Hala aşktan sözetmiyorum,” diyor adam. 

Sen kendin için benden sözediyorsun. Ben senin için kendimden sözediyorum,” diyor Alia.

"İyi ki İsa Rusya’da çarmıha gerilmedi. Bizim oralarda şiddetli soğuklar olur, kar fırtınaları çıkar....Bağışla beni Velemir Hlebnikov*, yabancı yazıların ateşi karşısında ısındığım için," diyor adam.

"Her şeyin tıpkı terbiyeli insanlar gibi sakınımlı ve sessiz bir hali var," diyor Alia. 

"Pantolonun ütülü olmasına inan ki hiç gerek yok! Pantolon üşümemek için giyilir," diyor adam.

"Gözlerim kapalı bir halde neden titreştiğini bilmediğim bir açelyaya bakıyorum," diyor Alia.

"Petersburg içimi sızlatıyor, kaldırımlarını düşünüyorum...Sen fazla Avrupacı bir uygarlığın insanısın," diyor adam.

İlkbahar yaklaşıyor. Bu mevsimde, sen bir şey kaybettiğin ya da unuttuğun ve ne olduğunu bir türlü anımsayamadığın izlenimine kapıldığını söylemiştin bana," diyor adam.

 "İlkbaharda ben Petersburg’da omuzlarımda siyah bir pelerinle, rıhtımlarda gezinirdim. Orada uykusuz geçen geceler olur, güneş de köprüler de henüz yeniden açılmadan doğar. Ben rıhtımlarda pek çok şey buldum. Ama sen, sen hiçbir şey bulmayacaksın, sen yalnızca bir şey kaybettiğinin farkına varmayı bildin...” diyor adam.

"Anlaşmayı bozuyorsun sen. Bana günde iki mektup yazıyorsun. Daha şimdiden bir yığın oldu bile," diyor Alia. 

Aşktan başka şeylerden sözetmekten yoruldum artık,” diyor adam. Hiç takım elbise giymemiş adamların aşklarından söz ediyor. 

Nisan güzel. Bahar esintisi, çiçek kokuları, yıkanmış taşlığa vuran ikindi ışığı...Vapurlar. Bunlara kayıtsız kalmak zor. Kusursuz bir evrenin parçası olmaya çalışıp yoruluyor, sersemliyorsun. Bir işe başlıyor, yarım bırakıyorsun. Bir güzellik karşısında belki de kendini yetersiz hissediyorsun. Aslında sen de sürgünde, çok tanımadığın bir memlekettesin. Elin ayağına dolaşmış. Aşık adam gibi. Çiçeklerin yanıbaşında suçlar işleniyor. Belki de sadece aşktan sözetmek istiyorsun. Aslında aşktan söz etmediğinde bile ondan söz ediyorsun. 

Evet, Nisan zalim bir ay. Çiçeklere rağmen. Çiçekler yüzünden.

*Kitabın o güzel çevirisi Sema Rifat'a ait.
**"Her insanın hangi kentte olursa olsun bir oda sahibi olmaya hakkı vardır," diyor Hlebnikov.