31 Mart 2012 Cumartesi

Aslı'nın kırmızı balonu



Geçen hafta kardeşimle birlikte kuzenlerle buluştuk. Her buluşmamızda üzerimize bir çocukluk gelir bizim, yaşımız küçülüverir. O gün Kırmızı Balon da konuşuldu. İşte bu da kuzenim Aslı'nın önceden yazmış olduğu Kırmızı Balon yazısı...

Bugün Kırmızı Balon'u izledim. Çocukluğumda okuduğum bu kitabın filminin yapıldığını biliyordum ama ulaşmak mümkün olmamıştı. Birçok bölümünü unutmuşum hatta tek hatırladığım okurken aldığım keyifmiş...

Doğduğum yerde çok önceleri fuar açılırdı. Pavyonlar, pavyonlarda satılan ıvır zıvırlar, imza günleri. Hatta bu imza günlerinden birinde Oktay Akbal bana bir kitabını imzalamıştı. O sıralar daha okuma yazmayı bilmiyordum. Oktay Akbal'ı da tabii... Ona imzanın üstüne ne yazdığını sorduğumda "Okumayı bilmiyorsan neden kitap alıyorsun?" diye bana takılmıştı. O an adamcağıza nasıl öfkelendiğimi şimdi bile hatırlıyorum. Güzel bir gelecek dilemiş bana... Hala durur rafımda, anısı gülümsetir... "İnsan Bir Ormandır"

Fuar hep lunaparkın olduğu alana kurulurdu. Atlıkarınca, balerin, çarpışan araba, hızla dönen salıncaklar... En çok üç oyuncağa binme hakkım vardı. Sahneye çıkmış, herkes bana bakıyormuş gibi hissederdim. Tanıdık tanımadık herkese el sallardım.

Oyuncak sefasından sonra bizimkilerin merakı, pavyon gezintisi başlardı. (Pavyonun diğer anlamını öğrendiğimde şaşırmış, bu bilgiden sonra o kelimeyi kullanırken utanır olmuştum...)  Ben sıkılırdım. Oyuncakların satıldığı bölüm pek bir şey ifade edemezdi. Bizimkilerin kuralı netti "Oyuncak istemek yok!" İtiraz etmezdim çünkü o hakkımı lunaparkta harcamış olduğumu düşünürdüm. Ama balonlara hiç dayanamazdım. Uçan balonlar... O zamanlar şimdiki gibi şekil şekil değildiler. En fazla boğumlu boğumlu belki üzerinde bir iki renkte çizgi barındıranları vardı. Aaa bir de Amerikan uçan balonlar, şu uzun ince olanları hani... Ağzındaki düğümü açtığında pızızvırrrrrrrt diye ordan oraya uçuverirdi, sesi eğlendirirdi...

Bizimkiler her gidişte balon almazdı, gidim aşırı bu hakkım vardı. Babamın bozuklukları baloncunun avucuna bırakması ile birlikte balonun -ki seçimim hep kırmızı olandı- ipi benim elime geçerdi.

-Koluna bağlayalım bak elinden kaçıracaksın...
-Yok kaçmaz ...
-Yenisi için tutturma sonra...
-Tutturmam...

Kırmızı uçan balon... Garip bir şeydi... Bağlayınca sanki tüm özelliğini yitirirdi. Bağlamasan da sonu belliydi...
Azıcık elinden bırak, hoop tekrar yakala...
Bırak,yakala...
Bırak, aaaaaaaa!!!

Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi?

Göğe uçmasa da bırakıp tutma oyununda balonu bir ampul ebeler onun sonunu hazırlardı. Kızarmış deri patlak pinçik yerlere serileverdi....

Bazı günler şansım yaver giderdi. Eve üç kişi bir de balon dönülebilirdi. Odamın içine bırakıverirdim. Minik salınımlarını izleye izleye uykuya dalardım ve her sabah pörsümüş balon ölüsüne gözümü açardım. Nefesim gerginleştirirdi de uçmasına yetmezdi bir türlü... Bir çocuğun nefesine helyum eklenebilse ne güzel olurdu...
Kırmızı Balon... Hatırlamak için alırım belki yeniden... Arkadaş Yayınlarındandı yanlış hatırlamıyorsam... İçinde filmden siyah beyaz fotoğraflar vardı. Tek renkli şey, kırmızı olandı.

20 Mart 2012 Salı

kırmızı balon

"Bir kitap okudum hayatım değişti" diyeceksem, bu kitap hiç kuşkusuz “Kırmızı Balon” olurdu. Hatta bu blog için ilk düşündüğüm isimdi ama alınmıştı. (Bir kaç isim denemesinin ardından göze masada duran kitap ilişir ve olaylar gelişir:)

Ursula Le Guin'in Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar isimli deneme kitabını okuyorum bugünlerde. Tembel, sarsak bir okuma benimkisi. Bir bölüm okuyup kitabı kapıyorum, sonra yeni baştan o bölümü okuyorum, oradan sondaki denemeye atlıyorum filan. Kitap harika ama! Yazar, denemelerinden birinde çocuklar için yazmanın zorluğundan sözeder. "Çocuklar büyük miktarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar. Henüz plastik yemeyi öğrenmemişlerdir," der.
Kırmızı Balon usulca çocukların ruhuna süzülen kitaplardan. Kitapta Pascal ve balonu anlatılır. Pascal ve Kırmızı Balonu. Başına buyruk bir balondur bu, fazla sıkıştırılmaya gelmez, kendi başına hareket etmek ister ama Pascal’ı da takip eder. Pascal Paris'te Montmarte sokaklarını kırmızı balonuyla dolaşır. Gece yattığında balon penceresinin önünde süzülür. En sonunda balon, peşlerine düşen çocukların hışmına uğrayıp oracıkta patlar.

Kırmızı Balon, Lamorisse'nin yarım saatlik, neredeyse diyalogsuz filminin hikayeleştirilmiş hali. Yine o müthiş Arkadaş Kitaplar serisinden. (Bu seri artık satılmıyor. Sahaflarda bile bulmak zor. Can Yayınları tekrar basıyor o kitapları. Ama Kırmızı Balon yok. Bulamıyorum.) Filmin sonunda balonun can verişi çok dokunaklıdır. Ardından şehrin rengarenk tüm balonları toplanıp Pascal'ın yanına gelir ve onu gökyüzüne uçurur.

Kitapta filmden kareler vardı, sadece balonun kırmızı olduğu siyah beyaz kareler ve şehrin bir çocuk için yalnızlaştırıcı olabileceğini hissettiren gri apartmanlar, boş sokaklar. Aslında çocuk kitaplarında canı sıkılan, yalnız kalan çocuğun imdadına koşan arkadaşlar olur hep. Suna'nın serçeleri, Ada'nın kuşu, Zeze'nin portakal ağacı, Momo'nun şemsiyesi (Arthur). Ben de Pascal ve balonuyla kimbilir kaç kere ilkokul yolunu adımladım. Sonra kardeşim ve kuzenim de katıldı aramıza. (Kuzenin bir de Fedor Amca'sı vardı.) Kırmızı Balon deyince aramızda akan sular durur hala:)

Yurttaş Kane'i izleyenler bilirler. Filmi tek kelimeyle ifade edebilirsiniz: "Rosebud" (gül goncası). Kane'in ölüm döşeğinde ağzından çıkan o tek kelime. Çocukluktaki kızak. O şaşaasına rağmen çocukluktan bu yana içi doldurulamayan yalnız ve trajik bir hayat. Çocukluk da çocukluktaki hikayeler de önemli. Öyle çocuk kitaplarıyla karşılaşıyorum ki hikayesiz kalmak mı daha iyi onları okumak mı karar veremiyorum. Önyargılarla dolu bir çocuk kitabı çok beter bir şey. Zehrin zerkedilmesi adeta. Ve o ibretlik hikayeler...

Bu arada Kırmızı Balon'la tanışmamdan yıllar sonra bir film festivalinde Kırmızı Balonun Yolculuğu’nu izledim. Aynı kırmızı balon -belki de hayaleti- dolaşıyordu yine Paris sokaklarında. Bu çocukluk anısına olan bağlılığımın da yadsınamaz etkisiyle bu filmi çok sevmiştim. Zihninizde salınıp duran bir balon gibiydi. Hou Hsiau-Hsien sevdiğim bir yönetmen. Onun o yavaaaaş hareket eden kamerası güzel şeyler düşündürüyor bana. Tadını çıkarıyorum o sahnelerin. Filmde o başı kalabalık, telaşlı, hep bir şeylere yetişmeye çalışan anne, metropol kadını Juliette Binoche dışında her şey balonunu süzülüşü gibi yavaş.

Düşünüyorum da sanırım hiç tanımadığım birinin üzüntüsünü ilk kez Kırmızı Balon'la hissettim ve kitapların hayatına karıştım. Okumayı bıraktığımda "okunanlar katbekat kar gibi üzerimi bürüdü."* ilk kez. Şimdi kitapsız bir hayat çok çetin görünüyor gözüme. Çünkü güzel hikayeler hayatınızın sonuna kadar sizin elinizden tutar. Bitmeyen gofretlerdir onlar:)

*ben demiyorum, walter benjamin diyor.
* fotoğraf kaynak

6 Mart 2012 Salı

bir kış günü kahve ve kurabiye kokusu

"Kış neden var", diyor Turgut Berkes şarkısındaBunu en son Toronto'da yaşarken düşünürdüm. Pek sevmediğim bir işte çalışıyordum. Bu çok sıradışı bir durum değil elbette. Küçük Sisyphoslarla biricik kayaları..."Ayakkabının içindeki küçük taş"* ("Hayaat, bunu neden yapıyorsun" demek geldi şimdi içimden. İşin içinden çıkamayınca arabesk nasıl da yetişiyor imdada.) Ben hep mesela dışarıda kediler güneş altında kendilerine dünyanın en güzel köşesini yaratırlarken bizim bu kadar uzun saatler boyu tepemizde cızırdayan floresan lambalarla halıfleksli ofislerde içerilere sokulmamızda yanlış bir şeyler olduğunu düşündüm. Belki de bir kedi köşesine razı olsak biz de onların aylak dünyasına adım atabilirdik. Dünyayı şöyle bir sallamak filan gerek işin içinden çıkmak için, arabeskin imkanları da bir yere kadar!
Her neyse, işe gitmek için sabahın karanlığında yola çıkıyor, önce metroya ardından iki ayrı otobüse biniyordum. Uzun bir yoldu bu. Önceleri elimde bir defter gördüğüm her şeyi yazıyordum. Ağaçları, sokakları, dükkanları. Metronun o çiğ ışığı altında herkesin olduğundan hastalıklı görünen yüzleri, otobüslere zar zor taşınmış, kendinden vazgeçmiş insan hayaletlerini. Sanki otobüs hiç durmasa, başka bir yola direksiyon kırsa hepimiz orada öylece oturmaya devam edecektik. Bir otobüs insan, bir otoriteye teslim olmaya hazırdık. (Hatta çoktan olmuştuk...)

Bir süre sonra iki yol arkadaşım oldu. Birisi İranlı bir çocuktu. Göçmen hayatı süren herkes gibi kafası karışıktı. Annesiyle yaşıyordu. Annesinin İngilizce öğrenmek istememesi, oradaki hayatın kıyısında durmaya kararlı hali onu çok düşündürüyordu. Yüzünde, oraya bir ödev gibi yapışıp kalmış, kendini, çevresindekileri, belki de en çok annesini ikna etmeye çalışan bir neşe vardı. Bir başka yol arkadaşım ülkeye yeni gelmiş Çinli bir kadındı. İlk günden uzun bir sohbete dalmıştık. Hiç unutmam, üzerindeki kıyafetten dolayı özür dilemişti benden. Daha eşyalarımı yerleştiremedim demişti. Bu mahcubiyet karşısında boğazım düğümlenmişti. Dünya ne zamandır bu kadar zalim bir yer?

Bu karlı günlerde ikinci otobüsü kaçırmışsam başka bir otobüsle tuhaf bir yoldan gidiyor, kocaman bir arsayı boydan boya yürüyerek geçmek zorunda kalıyordum. Karlara bata çıka ilerlerken söylene söylene "kış neden var?" diyordum. Yolun yarısından sonra da artık kardanalkım halime gülmeye başlıyordum.

O göçmen şehrinin bilinçaltında pek çok ayrılık hikayesinin ve zalim kışın travmaları geziniyordu işte. O hafta sonu güzel bir hava bekleniyorsa bunu gün içinde en az on kişiden duyuyordum.Hep birlikte kıyameti bekliyorduk da bize bu hafta sonu gelmeyeceğine dair bir müjde veriliyordu sanki.

O ışıksız sabahlarda karşınıza çıkan en güzel şey, sabah ışıklarını yakmış kafelerdi. Bizi ancak taze kahve ve fırından yeni çıkmış kurabiye kokusu hayata döndürebilirdi!!!

Raymond Carver'ın nefis bir hikayesi vardır."A Small Good Thing".** Çocuklarını kaybetmiş bir çifti anlatır. Bu hazin olayın ardından bir kafeye giderler sabahın çok erken bir vaktinde. Kafe daha açılmamıştır. Bu çift kafenin sahibine "çocuğumuz öldü" der. Adam onları içeri alır, birlikte otururlar. Sıcak kahveyle tarçınlı çörek yerler. Bu kokuların koruyuculuğuna sığınan çift oradan gitmeyi akıllarına getirmezler. Kafenin sahibi içinden der ki "iyi ki çiçekçi değilim de bu işi yapıyorum. Çiçek kokusundan çok daha güzel bu çörek kokusu. İnsanlara yiyecek sunmak güzel!"

Peter Greenaway Tuval Bedenler (Pillow Book) filminde şöyle diyordu. "Edebiyatın ve tenin zevkleri. Her zaman güvenilir olan şeyler." der. Ben de şöyle diyorum. Kahve ve kurabiye kokusu (ve hikayeler)! Belki de kış bu yüzden var.

Herkese bir kahve! Sevilmeyen işlere, ayakkabıdaki taşlara karşı.

* Yalçın Ergir'in tabiri.
**Güzel Küçük Bir Şey". Short Cuts filminde yer alan hikayelerden biriydi.