20 Şubat 2012 Pazartesi

bir kış günü öğleden sonra



Şubat ayının benim için tanımı: “gamlı donuk kış güneşi”*.  Gökyüzünün ağırlaştığı, etrafın kuzeyli ressamların o ışıksız tablolarına döndüğü, belli belirsiz bir güneş aydınlığı...  

Bu güneş aklıma Marguerite Duras’nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabını getirir. Üniversitenin ilk yılları Duras’nın çevrilmiş hemen her kitabını okumuştum ve sonunda tüm kitaplardaki kadınlardan kafamda tek bir kadın yaratmıştım, o da yazarın kendisiydi. Fransız direnişine katılan, küçük kasaba barlarında kendine içki ısmarlayan, Çinhindi'nde gemi yolculukları yapıp çekik gözlü adamlara tutulan, yalnızlıkla beslenen, okyanusa kafa tutan (bohem) bir “Tante Rosa”. Yalnızlık hissi çok mühimdir. Bu kitabın bir yerinde şöyle bir söz geçer: “Yalnız kalmak istiyor, bilmek, onu düşünmek, onu sevmek için.”

Bu kitaplarda, gezegenin birinde (Fransa?) erkeklerin, hayatlarını Duras’nın kadınları gibi ketum ve gamlı kadınları çözmeye harcadığı fikrine kapılıyordu insan. Bu arada aklıma geldi, Fransız bir arkadaşım “soğuk nevale” dediği Catherine Deneuve’ün  Fransız kadınları temsil etmesinden çok şikayetçiydi. Önceden de yazmıştım, Deneuve’ün son olarak, kariyerinin başında rol aldığı Cherbourg  Şemsiyeleri’nde güldüğü iddia edilir. İzlemediyseniz izleyin mutlaka, ilginç bir film deneyimidir. Ama o soğuk hali bazı filmlere cuk diye oturmuştur. Gündüz Güzeli mesela...

Duras'nın Bir Kış Günü Öğleden Sonra adlı kitabında, bir kaptanla karısı Emily L. (hep gizem hep gizem) anlatılır.  Emily L. kaptanla sakin bir hayat sürer. Bir süre sonra şiirler yazmaya başlar. Kaptan karısının şiirleri karşısında kendini çaresiz hisseder. Karısına bu şiirlerin ona acı verdiğini, çünkü onları anlamadığını söyler. Dokunaklıdır bu dürüstlük. Kadın da acı duyduğuna göre bu şiirleri anlamaya başladığını söyler. Bu sırada Emily L. doğum sırasında çocuğunu kaybeder ve şiir yazmayı bırakır. Aradan aylar geçer, kaptan bir gün tesadüfen karısının yeni yazılmış bir şiirini görür. Şiirde ne kaptandan, ne ölen kız çocuğundan ne de yaşadıklarından bir iz vardır. Karısı bir kış günü öğleden sonra ansızın bulutların arasından süzülen güneşi anlatır. Kış günleri “kimi öğleden sonraları gökten inen, parklara, kış ufuklarına, demir atmış teknelere vuran o olağanüstü ışığı” yazar. “Bu güneş mızraklarının açtığı, hiçbir görünür iz bırakmayan bu yaralardan” söz eder. Kaptan perişan olur, kendini aldatılmış hisseder ve şiiri sobaya atar. Bu, hikayenin yalnızca bir kısmıdır ama çok can alıcıdır. 

Şiirle ikinci bir hayat bulan kadın şöyle tarif edilir kitapta: “Dünyanın her yerinde aynı şiirin yazıldığına, bütün dillerin, bütün uygarlıkların ötesinde ulaşılacak bir tek şiir olduğuna inanan insanlardandı.

İşte Emily L. de edebiyatın tekinsiz kadınlarından biridir. (Edebiyat kadınları tekinsiz görmekten çok hoşlanır.) Solgun kış günlerinde sık sık aklıma gelir.  

*Ceyhun Atıf Kansu'nun bir köyde doktorluk yaptığı sırada yazdığı Kızamuk Ağıdı şiirinden.

12 Şubat 2012 Pazar

bali'de sabah

Çocuklukta genellikle akraba ya da yakın aile dostlarının evlerine yapılan yolculuklar vardır, sabahları başka bir yatakta uyanılan. O sabah yeni bir duygu olur içinizde. Uykunun buğusu yavaş yavaş çözülürken bir yabancılık hissiyle doğrulursunuz, bir süre etrafınıza bakınırsınız. O sabah küçük de olsa mucizevi bir şeylere tanık olacağınızı bilirsiniz. Çocukken başka bir kahvaltı sofrası bile beni sevindirmeye yeterdi.  İzmir'de bir akraba evinde sofraya getirilen kekikli, zeytinyağlı, küçük doğranmış domatesler (bizde o zaman z.yağı konmazdı ve domatesler iri doğranırdı) mesela, bana mucizevi gelmişti. Ertesi kahvaltıyı iple çekmiştim. 
Bir de yolcu romantizmi vardır. Her şeyi farklı bir ışık altında görüp koklarsınız, gönül insanı olursunuz, gözünüzde bir damla yaş:) Proust görse sizi kıskanır. Bir manolya ağacının yanından farklı adımlarla yürürsünüz. İşte o sabah, ben de o saftirik neşeyle uyanıyorum. Ubud'daki ilk sabahım! Gece, kalacak yer ayarlayamadan, Surabaya'dan iki parça eşya ile gelmişiz. Yağmur altında ilk bulduğumuz yere Puri Saraswati Bungalovlarına sığınmışız.
Sabah kuşların, kertenkelelerin (ötüyor bunlar!) ve motosikletlilerin sesleriyle uyanıyorum içimde bir kıpırtıyla. Bungalovun geniş verandasında lotus yapraklarının, Hindu tanrılarının işlendiği duvar kabartmalarına, Ubud çatılarına, koca yapraklı yeşilliklere bakıp kendimi sokağa atıyorum. Sabahın erken vakti kaldırımlara, merdiven başlarına, heykellere, sunaklara yerleştirilen sunuları görüyorum. Tütsü dumanları yükseliyor üzerlerinden. 

Ubud sokakları kalabalık, pazar yeri motosikletlerle dolu. Motosiklet, Güneydoğu Asya'nın her bir yoluna sızan tek motorlu taşıt. Ülkede dört mevsim yaz yaşanması ve ucuz bir taşıt olması onu Endonezya'da da milli bir ulaşım aracı yapmış. Toplu taşıma çok alışıldık bir ulaşım biçimi değil. Dört kişilik aileler görüyorum motosiklet üzerinde. Kasklı olanlar sadece turistler:) Ve pek çok şehirde bu yüzden yoğun bir trafik karşınıza çıkıyor. İnsanın inanası gelmiyor. 
Pazar yerleri, her yerde bir yeryüzü şenliği. Dört beş yıl önce Nisan ayında Köyceğiz'de gittiğim bir pazar yerinde, kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum. Güzel bir pazarı ve kitapçısı olan bir yerde yaşanır diye geçirmiştim o zaman aklımdan. O günden bu yana bir bahar vakti Ege'nin bol yeşillikli kasaba pazarlarından birine gitmeyi istedim -Tire'ye mesela- ama henüz bunu yapamadım.
                          
Kocaman hindistan cevizi yaprağından örülmüş sepetlerin içinde çeşit çeşit çiçek yaprakları, meyveler, sebzeler satılıyor. Tezgahlara  masklar, uçurtmalar, boncuklar, rengarenk pirinç kekleri, Endonezya’ya has batik saronglar sıralanıyor.Başka başka meyveler: salak, sursak, rambutan, mangostan, tamarillo ve nam salmış kokusundan dolayı Uzakdoğu'da bazı otellere girmesi yasak olan lezzetli meyve durian. Bir tren yolcuğu sonrasında kabın içinde kalmış durianın kokusunu geçirmek için uzun süre mücadele edip sonunda kabı atmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum.
Palmiye yapraklarından yapılan, sunuların konduğu küçük sepetler satılıyor. Sunu için sepetlere taze çiçekler, pirinç ve tütsü konuyor. Sunularda renklerin bir araya gelişi önemli. (Hinduizm, son derece karmaşık bir din. Balililerin bölgenin animizm gibi birtakım eski inanışlarıyla harmanlanmış  kendilerine has bir Hinduizm anlayışı var.
                              
Artık hiç bir yolculuk, bilinmeyene yapılan o eski zaman yolculukları gibi değil. Bıraktığınız şehrin sokağındaki dükkan uzak, bambaşka bir şehirde de karşınıza çıkıyor. Ubud'a gelmiş bu kez, cazibeli bir yere konumlanmış teklifsizce, Bali'deki asgari ücretin yirmidörtte birine bir bardak kahve satıyor. 

Neyse ki, pazar yerleri var. Onlar oldukça dünya ilginç ve güzel bir yer olmaya devam ediyor. Başka bir şehrin sabahından şimdilik bu kadar...

Gezinin devamı için:

6 Şubat 2012 Pazartesi

bali'de bir nokta - ubud

Ubud’un* Junjungan köyü yakınlarındayım. Haritada bir nokta! Pirinç tarlalarının, muz, vanilya ve hindistan cevizi ağaçlarının ortasında bir yer.  İnsanın kendini birden başka bir evrende bulması ne acayip! Çayın ve peynirin birden hayatından çıkması (ikisi de çok mühim!), sabah uyandığında o bildik ağırlıkla birlikte dünü bugünü ve yarını birbirinin aynı kılan bir tekrardan uzaklaşmak. Gezerken dolaşıksız bir sevinçten bahsetmek çok iddialı olur belki ama bir hafiflik geliyor bana, gündelik hayatımda çok da tanışık olmadığım bir hafiflik.
Anneannem ne zaman bir yerlere gezmeye gideceğimi söylesem “rezillik”, (hatta “i-rezillik”) der.  Onun sözünü doğrularcasına geldikten sonra rahatsızlandım, betim benzim soldu, iki gün pirinç lapasına talim ettim. Yine de kediler gibi kaldığım odanın köşelerini koklayıp, canlılarıyla tanışmayı ihmal etmedim. Odada ara ara öten ama henüz göremediğim gekoyu “eski dostum kertenkele” deyip bağrıma bastım. Yüksek çatının ahşap direklerinden şimşek hızıyla geçen o büyük karaltıyı -telkinleJ-bir (buçuk) günde unuttum. Çayırın sakinleri ile ancak mesafeli bir ilişki kurabilen bu zat, kendini eğitiyor işte. Mersin yazlarından alışkın olduğum koçmarlar ise, gece hayalgücümü tetikleyen tuhaf sesler çıkarmasalar onları daha çok sevebilirdim. (Bu kadar abarttığıma bakmayın, gayet güzel bir odaydı işte. Ne var ki “I hear voices!”)

Hayvanlar buradaki hayatın tam ortasında. Ubud’da şehrin içindeki “Maymun Ormanı”nda bir yürüyüşle en tuhaf halleriyle onlarca maymun görülebiliyor. Maymunları (“uzun kuyruklu makaklar”, lütfen maymun deyip geçmeyelim)  saatlerce izleyebiliyor insan. Maymunların o ormandaki tapınaklardan birini koruduklarına inanılıyor, o yüzden çok itibar görüyor bu yaramaz çocuklar. Bir de akşamüzerleri pirinç tarlalarına gelen heron (bir çeşit balıkçıl) sürüleri var. Özellikle yakındaki Petulu köyüne geliyorlar. 1965’ten sonra gelmeye başlamışlar. Köylüler bu kuşların tanrıların nimetlerinden olduğunu düşünüp (aslında ekine zarar veren bu kuşlara) hiç dokunmuyorlar. Bali’ye ait türü tükenen bir kuş var, Bali Sığırcığı. Ve rengarenk kuşlar, iri kelebekler, geceleri pirinç tarlalarında türkü söyleyen kurbağalar.
Sonra kahve tiyakisi misk kedisi (luwak) var. Sindiremese de bu kahveleri yiyor ve dışkısından temizlenen kahve çekirdekleri ile dünyanın en pahalı kahvesi yapılıyor. Bunları geçen geldiğimde bizi oraya götüren Nyoman'dan öğrenmiştim. (Clezio geçici bir süre Java'da, Surabaya şehrinde bir üniversitede idi o zaman.) Kakao ve kahve ağaçlarının arasında, ince bir yağmur altında bu yabani kedinin şereflendirmediği ucuz kahvelerimizi yudumlarken anlatmıştı Nyoman. Burada birinci çocuğa Wayan, ikincisine Made, üçüncü çocuğa Nyoman, dördüncüye Ketut ismi verildiğini söylemişti. Beşinci olduğunda yine Wayan'dan başlıyor isimler.  O gün çok konuşkandı, pirinçsiz bir sofrada doyamayacağını söylemişti. Pirinç hayatın kendisi burada. Eve "ekmek" götürmek deriz biz, bizim için ekmek neyse onlar için pirinç o. Ayrı bir başlığı hakediyor.    

Misk kedisinin fotoğrafı yanımda yok ama elbette bir sokak kedisinin fotosu var. Evdeki kızları analım burada, kıskanmalarını gerektirecek bir şey yaşanmış sayılmaz:)

Endonezya 17.508 adadan oluşan bir ülke. Ne tuhaf, bu kadar ada! Ülke müslüman iken Bali'de çoğunluk Hindu ve burada mimarisiyle, dansıyla, kıyafetleriyle kendine has bir din ve kültür yaşanıyor. Havaalanının olduğu yere çok yakın olan Kuta'da kültürün izlerine rastlamak artık çok olası değil ve hatta felaket bir yer olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ama görebildiğim kadarıyla Kuta'dan uzaklaştıkça gerçek Bali'ye yaklaşıyor insan.

Anlatılacak çok şey var. Gündelik ritüeller bile insanı haritanın dışına çıktığına inandırıyor. Yine de içli bir durum var. Belki de kışın ortasında karşıma çıkıveren bu kurbağa sesli yaz gecesine nasıl davranacağımı bilmiyorum.  O sırada ateşböcekleri iniyor tarlaların üzerine. İçimden bir ses hayat o kadar da karmaşık olmasa gerek diyor. Ben de bu kır gecesinin beni kandırmasına izin veriyorum.