26 Ocak 2012 Perşembe

bir tren yolculuğu

Çocukken küçük bir taşra şehrinde pazar günleri kardeşimle ben, babamla birlikte istasyona gidip gelen geçen trenleri seyrederdik. Akla malum hayvanları getiren bu eylem, bizim için de büyük bir eğlenceydi o zaman. Trenlere el sallayan çocuklardan biriydim ben de. (Bu eller, dünya çocuklarının bir evrenselidir,  narin çiçek sapları gibi sallanır gelip geçene.)

O günlerden bu yana ne zaman bir tren görsem ("bir tren sesi duymaya göreyim") iç çekerim, yolculuk heyecanı içimde titreşir. Şafak vaktinde, dünya ıssızken çıkılan bir yolculuğu hayal ederim.

Trenle dünyayı gezmek isterdim. Bunun anlamı geniş bir zaman elbette. Trenin insanı öyle teselli eden bir yanı var, zamanı pışpışlar, dünyayı sizin için biraz yavaşlatır. Yukarıdaki fotoğraf  Yogyakarta-Jakarta arasında yapılan tren yolculuğundan. Kitap, çay ve tren! Daha güzel bir üçlü olabilir mi? Eh, çayı şekerli getiriyorlar Endonezya'da ama olsun. İçtiğim en keyifli çaylardan biriydi.

Trenle dünyayı gezen bir adam var bildiğim, Hep 61 numaralı tren koltuğunda seyahat ediyor. The Man in Seat Sixtyone Ben de blog işine başladığımda aklımda yolculuklarımı, gezdiğim yerleri yazmak vardı. Ama şimdiye dek yapamadım. Bundan sonra artık.** 

Aslında yolculuğun -Burkay'ın şiirindeki* gibi- tutsaklığın karşısında konumlandığını düşünürüm. Severim gezmeleri, nerede bir harita görsem içine düşerim. Yine de yolculuk öncesi hafif mide kasılmaları ve tatlı (!) bir çarpıntı başlar. Alışkanlıktan kopma sancıları içten içe. Fakat Kerouac'ın dediğine inanırım: "Yol hayattır." Pavese de "Yolculuk yaparken sadece hava, uyku, rüyalar, deniz ve gökyüzü sizindir," der. 

Bıraksam yazarım böyle ama bavul hazırlamak gerek! Yolculuk yine Endonezya'ya. Yolculuklardan önce tuhaf bir veda isteği oluyor bende. Küçük bir veda olsun bu da:) 

* Tutsaklar şiirinden:
güneş altında tutsaklar
geçen sonbahara bakıyorlar
şirin mi şirin gecekondu evleri
samsun asfaltında otomobiller
ne güzeldir yollarda olmak şimdi*
**Gezilerimi Endonezya'dan başlayarak  haritadabirnokta.blogspot.com adresinde yazacağım .

22 Ocak 2012 Pazar

bizim büyük çaresizliğimiz

Aynı evde yaşayan Ender, Çetin ve Nihal.
Biri göbekli, biri kel, biri Nihal.
Ender Nihal’e aşık, Çetin Nihal’e aşık, Nihal öğrenci.
Ender çevirmen, Çetin inşaat mühendisi, Nihal öğrenci.

Ender’in kitaplardan biriktirdiği güzel kelimeleri, şairleri var; Çetin’in kelimelere pek de itibar etmeyen dünyevi dünyası, hazları. Nihal’in neleri var pek de bilemeyiz. Ama kahvaltıda reçelle peyniri birlikte yemesi, soğukta ayaklarının kızarmaması, şişmemesi var.

Nihal daha çok bir “imkan”, başka bir evrene yolculuk imkanı. Bu "imkana tutulan" Ender ve Çetin  “ev”lerine kapanmışlar. Ev, kendi oyunlarını kurabildikleri, tek kale maç yapabildikleri bir alan. Pırasaları ince ince doğradıkları –denedim, çok daha güzel oluyor-, çekirdek “içledikleri”, çay içtikleri, dünya kupası maçlarını seyrettikleri bir alan. Sonra şehir var dışarıda. Gençlik parkı, Tunalı, Kediseven Sokağı. Kış vakti, Ankara’nın o soğuk gülümsemesi, “bulgurlaşmış” karlar. Çanak antenler, çöp kamyonları, boyası dökülmüş apartmanlar.  Sürekli bir yerlerde ölen hayvanlar var. Kediler, sincaplar, köpekler, kuşlar... Hayat öyle gider işte. Birileri ölür, birileri başlar. Birileri fasulye ayıklar, birileri aşık olur, birileri halı sahada -çift kale- maç yapar.

Ender’le Çetin lise yıllarından beri arkadaş. Konuşmaya “Hatırlar mısın” diye başlayanlardan. Sanki, çok sevdikleri bir yemeğin hiç ekşimemesi için sırt sırta vermiş gibiler. Dünyaya karşı sırt sırta vermişler. Evde habire yemek yaparlar. Ki yemek yapmak biraz da duyuları harekete geçirme ve bir güzelliği elde tutma çabası. Elmanın elimizde kalan yuvarlaklığı; dereotu, fesleğen kokusu; tavada cızırdayan soğan; demlenen çay; mandalina kabuğu....Ne yazıktır ki yemekler ekşir! (Akreple yelkovan sinsidir) Biz yaşlanırız, ellerimiz yaşlanır.

Uzun zamandır tanıyıp birbirinize tutunduğunuz arkadaşlarınız vardır. Birbirinizin büyümesine tanık olursunuz. Sizi “ham” yapmaya hazır bir dünyadan aldığınız sıyrıkları, “uf”ları gösterirsiniz birbirinize. Belki birbirinize borçlu olduğunuz, sonradan bir fıkraya dönüşen küçük sıyrıklar da vardır. Kabuk altındaki yaraların geçmişini bilirsiniz. Birbirinizin sızılar tarihi olursunuz, karşı karşıyayken yalansız, kabuksuz bakışırsınız. Bir yanınız onunla hep çocuk kalır. Sanki savrulmamak için birbirinize daha sıkı sarılırsınız. Araya bir ayrılık girer bazen. Bir araya geldiğinizde sanki herhangi bir şey aranızdaki o sırça uyumu incitecekmiş gibi bir duyguyla birlikte, o “yeni hayat haritasında” kendi yerinizi ararsınız. Tarihte bir coğrafya yolculuğu gibi. Hangi karalar birleşmiş, hangi buzlar erimiş, hangi sular çekilmiş? Tortul kayalar, püskürük kayalar...

Ben Barış Bıçakçı'nın bu kitabını bir arkadaşlık hikayesi olarak okudum. Bana kalırsa anlatılan Nihal’e aşkları değil arkadaşlıklarıydı ve belki bu yüzden bu kadar dokunaklıydı. Bizim Büyük Çaresizliğimiz der kitapta Ender,  top oynayan o çocukların -sokaktan bağırışları gelir- arasında olamamak.

Bir yandan da canınız sokakta top oynamak ister (Benim on üç yaşındayken kovulmuşluğum var salıncaktan, oyundan. Bkz. Belediye Parkında Kafka) Ama işte hayat gitgide bir sorumluluklar alanı olur, kaleler boş kalır.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, top oynayacağımız bir dünya yaratamamış olmak olabilir. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir "imkana sarılmak"* olabilir. Bütün bu kurgu bizim büyük çaresizliğimiz olabilir.
(Ve neyse ki çay diye bir şey var. Neyse ki çay var...) 

*Resim : Friends - Jerry Weiss

15 Ocak 2012 Pazar

bugün kar yağdı!



Bugün kar yağdı!
Rüzgarsız, tipisiz bir kardı yağan. Kuru dalların üzerine beyaz bir çizgi çekti. Dünyayı -içerdekileri- birazcık teselli etti. Yine sebepsiz sevindim. Evde kedilerle kar yağışını seyrettim. Sonra dayanamayıp kendimi dışarı attım, göl kıyısına gittim, yine boş yere kazlarda bir telaş yarattım.

Kar öyle bir şey. Bir sabah kalkarsın ve tanıdık dünyanın başka bir şeye dönüştüğünü görürsün. Uzaklardaki eski bir tanıdık gibi çıkagelir saf neşesiyle. Şairin dediği "Uyanınca Çocuk Olmak" böyle olsa gerek. Kar yağarken, uyanınca çocuk olmak!.

Ve dünyanın sesinin biraz kısılması...Daha sessiz bir dünya. (Biraz kısın dünyanın sesini, biraz da yumuşatın renkleri, şimdi sallayın yerküreyi.) It's a Wonderful Life (Şahane Hayat) filmi vardır hani. Öyle siyah beyaz ve neşeli bir dünyaya inandıracak neredeyse bizi. Bir de hiç ayırt etmeden her şeyin üzerine düşmesi vardır karın. (Öylesine adaletli.) Çalıların, bankların, çatıların, telgraf tellerinin (ve hatta kirpiklerin) üstüne düşmesi. Gündelik tasaların ağır bulutunu dağıtıvermesi.  Herkesi bir kar küresinin içine alıvermesi. Dünyanın küçük mucizesi...


Kartopu. Ensenden aşağıya süzülen kar suyu.(Benim için hep öyle oldu)

Karda yürümek. Kusursuz bir rüyayı adımlamak..

Kibritçi Kız. Hiç bir rüya kusursuz değil. Kibritçi kız olduğu sürece. (Bana kalırsa, çocuk olmanın bittiği yerde başlar Kibritçi Kız. Yaktı çocukluğumu!)

Karda ayakizleri. Çalışkan birinin maharetli elleriyle hemen kapanan küçük yaralar.

Kar taneleri. Yeryüzüne konan yumuşak ve narin kuşlar.

Kar sesi. Gökten düşen sessiz heceler. Haikular. ("Beyaz sükut" demiş Cahit Sıtkı.)  

Kar soğuğu. Uzak okullara çocukları taşıyan lastik botlar. Elleri kızarıp parmakları dolma gibi şişen balıkçılar.

Kar kokusu. Çocukluğun balkonunda unutulmuş kaskatı çamaşırlar. Birer korkuluk gibi sabaha kadar nöbet tutmuşlar.  

Kardan adam. Bugün yürüyüşten döndüğümde beni karşılayan, ince, güleryüzlü adam. (Demiştim mucize diye.) Biraz boyluca...

Kardan adam. En mütevazı süper kahraman!


4 Ocak 2012 Çarşamba

bir ozu filminde mahsur kalıp yeşil çay içmek



"Yeni yılda yeni bir şey bulamamanın kederi," demişim ve öylece boynu bükük kalmış yazı....   

İnsan olmak bazen ağır bir şeye dönüşüyor. Kendi hayatın var, sevdiklerinin, tanıdıklarının hayatı var. Kedilerin, güvercinlerin, tilkilerin ve hiç tanımadığın bilmediğin insanların hayatı. Birden  bu en uzak çemberde bir yangın çıkıyor, bir zelzele oluyor, birileri sessizce ve topluca ölüyor. O büyük şair ormanında ağaçlar yıkılıyor. Bir şeyler insan sabrını zorlarcasına, acımasızca tekrar ediyor. Vicdanlar sınanıyor, insan olma serüveni düşe kalka yoluna devam ediyor. Yazı burada sona eriyor...

Bir Araba Alarmından Yeşil Çaya 
Öğleden sonra durmamacasına bir araba alarmı öttü. Kuşu, böceği, dalı tehdit olarak algılayan paranoyak bir araba alarmından daha korkunç şeyler var elbette. Ama bu da "gündelik hayatın eziyetleri" başlığında ön sıralarda yerini alabilir.

Susan Sontag, “Modern yaşamın tüm koşulları elbirliğiyle duyumsal yetilerimizi öldürür. Şimdi önemli olan bunları yeniden kazanabilmek. Daha çok şeyi görmeyi, daha çok şeyi işitmeyi, daha çok şeyi hissetmeyi öğrenmemiz gerekir,”* diyor. Bu görüntü ve gürültü bolluğu, bu memleket meseleleri içinde hissetmeyi unutmak çok kolay. Ama hatırlamak gerek. Her gün bir çiçeğe bakıp bir kuşla konuşup bir başkasının acısını düşünmek gerek...


Şimdi birden kendimi Yasujiro Ozu filmlerinde hayal ettim, o dünyaya ışınlanmak istedim. Bu film, Bir Güz Öğleden Sonrası” olabilir mesela. "Erken Gelen Yaz" ya da "Günaydın" da olabilir. (Filmlerin isimlerinde bile sakin, tevazu dolu bir dünyaya davet var.) Bir Japon köyünde, o paravanlarla açılıp kapanan evlerden birinde olmak isterim. Varsın kamera hiç hareket etmesin, ben de etmem. Ayaklarımızı kıvırarak yerde oturup dışarıdaki ağaçları seyredelim. (Ağustos'ta Rapsodi’deki çocuklar ve büyükanne gibi yağmuru seyredelim.) Küçük, ölçülü şakalar yapıp gülümseyelim karşılıklı (kahkahalarımı Almodovar setine saklıyorum.) Bir haiku okunsun, eskilerden bir şarkı çalsın, sessizlik içinde dinleyelim. Dışarıdan bir kuş sesi gelsin. Hayatın böyle yalın ve incelikli şeylerden ibaret olduğunu düşünerek mahçup mahçup yeşil çaylarımızı içelim. Akşama da komşularla toplanalım. Sake içelim, biraz daha gevşeyelim ama sesimizi yükseltmeyelim...

Woody Allen'ın Kahire'nin Mor Gülü'nde bir karakter filmin içinde mahsur kalıveriyordu hani. Ben de şu sıralar bu filmin içinde kalıp uzunca bir süre (ayaklarımı değiştirip tabii) çay içerek baharın gelmesini bekleyebilirim. Öyle hissediyorum. 

Yıllar önce bir film izlemiştim. Kestirme bir şekilde "Çayhane" diye Türkçe'ye çevrilen, "The Teahouse of the August Moon" adında. Gerçi bu Amerikan filmi, adı kadar şiirsel değildi, hatta kaba komedi bile denilebilirdi. Yine de eskinin kaba komedileri bugünden bakınca olsa olsa naif görünüyor insana. Filmde Marlon Brando abimiz, Sakini isminde sarsak bir Japon'u canlandırıyordu! Komedi de çoğunlukla onun üzerinden gidiyordu diye hatırlıyorum. Asıl aklımda kalan bir çayhane ritüeliydi. Herkes yaz mevsiminde dolunayda bu çayhanenin yanındaki su kenarında toplanıp hep birlikte meditasyon yapıyor, orada daha önce yaşamış insanları anıyor, ardından da çaylarını içiyorlardı. O sahneyi izlerken mest olmuştum. O sıralarda maç sonrasında, düğünlerde habire birileri 'sevinç' kurşunlarına hedef oluyordu. Ben de her zamanki, filmlerden hayat dersi çıkarma azmimle -bu kez biraz sınırı aşıp- acaba milletçe böyle bir meditasyon yapma şansımız yok mu diye düşünmüştüm. 

Yeni yılın ilk yazısı da bu oldu. Öğleden sonraya yayılan bir araba alarmından aldığım ilhamla...Modern zamanlar! Tuhaf çakışmalar, çarpışmalar, kaostan doğan uyum, falan filan da neden beni bu kadar heyecanlandırmadı şimdi bu? Merak ediyorum, acaba bu sesi ileride nostaljik bir şey olarak hatırlama ihtimalim var mı?