22 Aralık 2011 Perşembe

leonard cohen'le bir gece yarısı

Onunla tanışmamızı hatırlıyorum. Dikmen, Keklikpınarı. İçinde hakim kış rüzgarlarının gezindiği bir öğrenci evi, bir imkansızlıklar coğrafyası. Banyoda iplik gibi akan (ve asla ılık olamayan) kaynar su, gıcırdayan kapı, damlayan musluk. Emine bir ikindi vakti getiriyor, simitlerle birlikte. Oturup dinliyoruz tıp tıp tıp mutfakta damlayan su sesinin eşliğinde. Ben bir yandan dökülen susam tanelerini parmağımın ucuyla topluyorum. Ne tuhaf adam! Simit, Ankara simidi.

Suzan takes you down to her place near the river...

Günbegün evin duvarlarına sızıyor sesi. Ankara'ya yağmur yağıyor. Cohen dinleyerek proje yapıyorum bir gece yarısı. Çalışma lambasının ışığında, Ankara'nın yağmurda dağılan uzak ışıklarının arasında camdan yansıyan uykusuz bedenimi görüyorum. Cohen gecenin kaskatı omuzlarını gevşetiyor mırıl mırıl.

Afrikalı Leo’yu okuyorum. (O sıralarda birinci vazifemiz kederli bir duruş, ikinci vazifemiz Maalouf okumak) Ben okuyorum, Cohen mırıldanıyor, Leo geziyor. Staj yaptığım ofis. Filiz Abla, her gittiğimde gülerek soruyor, "amcayı getirdin mi"? Bir mimarlık ofisinin o fazla beyaz masalarında oturmuş, cık cık cık diye kafamızı sallayarak hep birlikte Cohen dinliyoruz. Tuhaf adam! Dışarı çıktığımda Ankara baharı. İçimizde yeni bir şeyler yaşanacakmış gibi bir his. Bahar en büyük yalancı...

Bir otobüs yolculuğunda dergi okuyorum. ROLL olsa gerek. CohenThe cloud I couldn’t shake,” diyor. “Dağıtamadığım bulut.” Yazıyorum hemen defterime. Topkek kırıntılarıyla yanyana kalıyor öylece. Hayat bilgisi dersinde iyi notla sınıfı geçmek isteyen hevesli bir öğrenci. Hayatı sığdırıveriyorum bu daha cümle olmaya ömrü yetmemiş ifadeye. Akabinde rahatlıyorum. Aferin bana!

Bir çatı katında Toronto'nun yaprakları kar altındayken önümdeki parka bakıyorum. Yine mırıldanıyor amca. “Memleketine getirdim seni” diyorum. Pek oralı olmuyor, mırıldanmaya devam.

"Teldeki bir kuş gibi / Gece yarısı bir sarhoş gibi / Ben de kendimce özgür olmayı denedim."

O soğukta daha gün başlamadan birileri parkta koşuyor. Ayak izleri karda onları takip ediyor. Gittiğimin ilk haftasında hemen büyük bir iştahla filmler kiralıyorum. Ne çok seyretmek istediğim film var! İlk seçtiklerimden birinde (listeciyim ya, var listesi) karşıma hemen o çıkıyor. Exotica. Kaybedilenler üzerine kırık ve büyülü bir hikaye. Mia Kirshner “Everybody Knows,” eşliğinde, o arkalardan gelen ud sesiyle dans ediyor bir striptiz kulübünde. Uzuyor bacakları gitgide.

Indigo’nun  kafesinde oturuyorum. Limonlu kekle kahve. Kekin içinde “poppyseed” (ne neşeli ve hoppa bir kelime! "Haşhaş" bir kek için fazla oturaklı) taneleri. Anna Karenina’yı okuyorum, Anna’nın kocasının kulaklarına bakıyorum. Hakikaten büyük kulakları. “The World Needs More Canada” yazıyor duvarda. Altında da bizim amcanın adı. "Zenginlerin kanalları var fakirlerin yatak odasında diyor, geleceği görüyorum, bir cinayet diyor.

Bir sahafta elime geçiyor kitabı. The Favourite Game. Okuyorum. Sevmiyorum. Sonra Suzanne'la yolculuğa çıkmadı diye ona kızıyorum. Üstten bakmalarına kızıyorum. Başka bir zaman sırf Cohen diye, üzerinde fiyakalı Cohen var diye, çatlak bir plak alıyorum. Ve işte böyle sürüyor bu tuhaf Cohen inşaatım. 

Tam da biraz önce, çalışırken, bilgisayardan “Rainy Day” seçeneğini tıklıyorum, (hayat artık ne kolay di mi, her şey bir çeşit kuru temizleme hizmeti), karşıma Cohen çıkıyor. Famous Blue Raincoat. Sonra? Sonra işte, olaylar gelişiyor....

It’s four in the evening/ The end of december
I'm writing to you now just to see if you're better 

Ben hala çözemedim bu hikayeyi” diyorum. “Ben de,” diyor, “Göğe bakalım.” Bir tuhaf adam işte...

11 Aralık 2011 Pazar

yay burcuna güzelleme...




Hiçbir şeyden çekmedi şu Merkür’den çektiği kadar...

Ne zaman burçlarla ilgili konuşmaya başlasam, pozitivizm neferi Clezio bana takılır, bunun bilimsel olarak saçmalığını ispatlamaya çalışır. Tipik bir Yengeç burcu olduğundan sevimli bir inatçılık taşır itirazı. Burç köşelerini pek okumam, çoğu burçla ilgili de yüzeysel bir fikrim vardır. Fakat en az yengeç sempatikliği kadar, bir “yay burcu gerçeği” vardır benim gözümde.Ey okur, yaysız bir hayat çiçeksiz bir bahçeye benzer!

Hiç unutmam bir gün devlet dairesinde bir sırada beklerken -ki çay şıkırtılarıyla sizi hipnotize edip ruhunuzu içinizden çekip alan bir sıraydı- ruhu hem daralan hem kabına sığmayan, o beklemenin içine bile bir oyun sıkıştırmaya çalıştığına tanık olduğum birine dayanamayıp sordum, “Pardon, yay burcu musunuz?” Yay burcunun o en tuhaf sorular karşısında bile gösterdiği rahatlıkla – işte bu harika bir özelliktir!- “Aaa,evet!” demişti.

Kendini bu dünyaya teslim etmeyen, yine de teslim olacak bir dünya arayışını sürdüren, bir yanıyla münzevi bir çocukluk inadını taşıyan, kafaları karışık, kendi dertleriyle meşgul, bu meşguliyettten dertli, dünyanın gidişatıyla huzursuz, sevinçleri sizi ve komşuları da içine alacak kadar genişleyebilen ve fakat sizi yarı yolda bırakacak kadar çabucak sönüveren oyunsever insanlardır yaylar. 

Dünyaya istemediklerini hatırlatma durumu en çok onlarda mevcuttur. Böyle intikamların, ezici ihtirasların insanı değildirler ama içlerinde bir süperkahramanlık damarı da bulunur. Zaman zaman yerle bir olsa da şu dünyada pek çok şeye gücünün yetebileceğini düşünen bir iyimserliğe sahiptirler İyimserliğin böyle bir yanı vardır. Yeterince dirençli bir iyimser değilseniz kollarını kavuşturmuş, kıs kıs gülerek sizi seyreden koca bir dünya tarafından kendinizi sık sık alt edilmiş bulursunuz. İyimserlik zor zanaattır, bir sinekkuşu misali daha fazla kanat çırpmayı gerektirir.

Aşırı iyimser ve maymun iştahlı halleri kontrol altına alınmalıdır.” Bunu bir yerde okumuştum, kim yazmış bilmiyorum ama yayları rahat bırakmayan hain Merkür’den şüpheleniyorum. Bana kalırsa Yay, hevesleri gitgide kuruyan bir dünyanın baş etmekte, disiplin altına almakta zorlandığı, düzene nanik yapmakta beis görmeyen bir burçtur.

Sizi dinlemedikleri olur o meşgul hallerinden; proje, perde, tatil, fellini, çocuk, erik ağacı, servis, uyku, pantolon askısı, ayva tatlısı gibi birbirinden bağımsız konular aynı anda aynı kafayı meşgul ettiğinden yoğunlaşamazlar bazen. Severler abartmaları fakat isteseler de kendilerini kandıramazlar. Bazen kafaları öyle ilginç çalışır ki “bu nasıl bir kafadır,” diye sizi hayretler içinde bırakırlar. “Tarkovsky” ile “oje”yi aynı cümle içinde kullanabilme yetenekleri vardır bu zatların. Dedikoduyu entelektüelleştirme konusunda üstlerine yoktur. Bir yay olan Jane Austen bunun üstadıdır. Ha bir de, yaylar konuşmazsa çatlar. Önceden de yazmıştım, alın size filmlerde çenesi durmayan Woody Allen!

Hayal kurmak bir beceri işidir. Hayal kurarken size katılanlar vardır, bir de puf diye hemen balonu söndürenler. Trapezci olmak ya da Madagaskar’a yerleşmek istediğimden bahsetsem karşımda ilk önce ellerini çırpacak birileri varsa bunlar da yaylardır. (Sağolun varolun)

Yaylar hep bir yerlere koştururlar, hep bir telaş içindedirler, hep ikinci bir hayat yaşadıklarından şüphelenirim. Fakat bu koşuşturmacanın içinde dahi oyunları, kitapları, yolculukları ve küçük maceralarıyla bana hep hayatın şenlikli bir yanını hatırlatırlar.

Bir burç yazısı yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Siz çok yaşayın yaylar! (Merkür'ü de pek takmayın.) Nice güzel yaşlar!!!

*Foto womenreading.tumblr.com sitesinden