27 Kasım 2011 Pazar

şehirler, mevsimler, kitaplar...

* Milena'ya Mektuplar'ın kapağından
Philip Roth, bir kitabı iki haftadan uzun bir sürede okursanız o kitabı tam anlamıyla okumamış sayılırsınız, diyor. (Geçmiş Zamanın Peşinde ile helalleşeyim o zaman şimdiden.) Elbette doğruluk payı var bu sözde, yine de şu kurşuni kış gününde insanı bir parça üzüyor. En az, ömrünün kitaplığındaki kitapları okumaya yetmeyeceğini bilmek kadar! Tipik bir kış ruh hali içinde olanları bilhassa...

Bazı kitapların mevsimlerinin olduğuna inanıyorum. Daha önce de sözetmiştim. Uğultulu Tepeler kasvetiyle üzerinize çöken, baştan sona içinde sert bir rüzgar esen bir kış romanıdır bana göre. Uyku Tanrısının Evi, Anna Kavan'ın diğer romanı Buz gibi size bir battaniye altına sığınma isteği veren, “üşüten” bir kitaptır. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ya elim nedense hep kış günlerinde gider, bence içinde bir kış yürüyüşüne çıkabilirsiniz. Bir Kış Günü Öğleden Sonra'da kışın apansız bulutlar arasında çıkıveren güneş hikayenin merkezindedir ve okuduğumdan beri peşimdedir. Ne zaman böyle bir manzara görsem aklıma gelir. Çocukken bir ürpertiyle okuduğum, kuzeyin soluk ışığının üzerine düştüğü Karlar Kraliçesi’ni de eklemeden geçmeyeyim.

Mevsimler kadar mekanların da okunan kitapta yeri vardır. Sanırım kitabı okuduğunuz kimi mekanlarla kitap arasında kurulan o tarifsiz bağ nedeniyle. Viyana-Prag arasındaki tren yolculuğunda Milena’ya Mektuplar’ı, Toroslar’da deniz kıyısında Panait Istrati romanlarını, Şile’de yağmur altında, bir otel odasında “Bir Hüzün Güncesi”ni Toronto’da evin altındaki kahvecide Kedi Gözü’nü ve Mersin’in insafsız sıcağında asmalı çardak altında “Düğünün Bir Üyesi”ni okuduğumu hatırlıyorum. Bu kitapları istesem de o yerlerden bağımsız hatırlayamam. Aklıma bir otel odası, kahve kokusu, cırcırböceği sesi ile birlikte gelirler.
Volga kıyısı boyunca okumayı hayal ettiğim kitaplar var ama henüz o şansa eremedim. 

İstanbul’un bu kasvetli havasına hangi kitap yakışır sizce?


22 Kasım 2011 Salı

çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - II

 *Lisbon'da bir tuhafiye
Evde Burda dergileri ve dikiş makinası tıkırtısı ile büyümüş olanlar, çocukluklarının bir döneminde kendilerini kuzenleriyle Dalton kardeşler gibi bir örnek, acayip kıyafetler içinde bulanlar bilir. Dikiş dikmek demek muhakkak bir makara, düğme, çıtçıt, iğne ihtiyacı demektir. Dikiş dikmek hep bir şeylerin bir şeylerle uyumunu bulmaya çalışmaktır. O yüzde sökülür dikilir tekrar sökülür tekrar dikilir. Dikiş dikmek bir derviş sabrı gerektirir. 
O yüzden kumaşa iğnelenmiş patron kağıtları, kağıtların üzerindeki sabundan incecik çizgiler, teyeller eviçindeki çocukluk coğrafyamın önemli bir kısmını oluşturur. Kat kat açılan dikiş kutusu ve içinde çikolata gözüyle baktığımız rengarenk düğmeler biz çocukların ağzını pek sulandırırdı. Ve tabii tuhafiye gezileri...

Tuhafiye dükkanlarının üzerine tozlu bir ışık düşerdi (sahiden!) ve içerisinin dışarıdan ayrı, tuhaf bir sessizliği, kokusu, ağırlaşmış bir zamanı olurdu. O dükkanlar ayrı bir evrendi. İçinde tela, sutaşı, fisto, brit, volan kelimeleri geçen ayrı bir dil konuşulurdu. Bana sadece gidip etrafa bakınmak düşerdi. (Bir iskemlesi muhakkak ki bulunurdu.) Sanki o sıralarda dahi kendi zamanının dışında yerlerdi buralar.

Küçücük dükkanlarda her çekmecenin içinde kutular, kutuların içinde bölmeler, bölmelerin içinde düğmeler, kurdeleler, tokalar, danteller…Dükkan sahibi sanırım her şeyi bilirdi. Ona şu kadar lastik gider, buna 3 numaralı şiş gerekir, o eprime yapmaz, bu solar, o astar çeker. Onu geçtim, o binlerce küçük şeyin nerede saklandığını şıp diye bulurdu. Evet açıklıyorum, çocukluğumun azizleri bu tuhafiye sahipleri idi. Basbayağı aksi cinstendi bunlar. Bir gün kafamda aklımda tutmaya çalıştığım uzun bir liste ile bir tuhafiyecinin kapısına dayanıp “bir metre kopça” isteyince gözlüklerinin üzerinden bakmıştı ciddiyetle. O tuhaflıklar diyarında yok yok ama bir metre kopça deyince suratına tuhaf tuhaf bakıyor. Tuhaf işte!
 *Granada'da bir tuhafiye vitrini
İşte bu nedendir ki gezerken zamanın dışındaki bu tuhaf yerlerle karşılaşırsam fotoğraflarını çekmeden duramam. Bu yazıyı da Granada’da gördüğüm bir tuhafiye dükkanından sonra yazmaya başladım. İçeri girip bir metre kopça var mı sorsam dedim, aynı aksi görünüşlü amca orada da duruyordu. "Hola!" demekle yetindim.
*çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - I

18 Kasım 2011 Cuma

beyhude

Bienalde görüp en çok sevdiğim işlerden biri bu oldu: Clara Ianni'nin "Soyut Emek" isimli işi.

Soyut emeği bir tarafa bırakalım şimdilik. Soyut sanatla genel olarak utangaç bir tanışmamız vardır. Hani çocukken misafirliğe gidip mahçupluktan oturduğun yerde ayak parmaklarını içe kıvırıp kih kih gülersin ne yapacağını bilmeden. Soyut sanatla ilişkimizi ben buna benzetiyorum. Karşısında yetersizlik, mağlubiyet, ardından başgösteren uzaklaşma ve hatta horgörü gibi karmakarışık duygularla kalabiliyoruz. O yüzden o işi görüp de en azından gülmek, ya da hakkında espri yapmak bile bana  iyiniyetli bir yakınlaşma, "kur yapma" isteğini gösteriyor.

Fakat bazı işler var ki bu utangaçlığı anında silip atıyor, doğrudan size bir şey söylüyor, söylemek ne kelime adeta haykırıyor. Bu kürek de benim için öyle oldu. Ianni, Marks'ın soyut emek fikrinden yola çıkmış. Röportajında, "Üretmek adına çalışmıyoruz artık. Bir anlamda, "iş" adı altında insanların yaptıkları faaliyetler obsesif bir nevroz halini aldı. Bu anlamda kürek, bu beyhude hareketlerin de bir yansıması,*" diyor. Bu "çalışmak" meselesi, özellikle büyük şehirlerde hakikaten bir nevroz halinde. Biz çemberin içinde dönen farelere gülüyoruz ya. Eminim birileri de bize bakıp gülüyor. "Bu kadar abartacaklarını hiç düşünmemiştim," diye.

- Evet şimdi bu saatler arasında "seri bir şekilde" şu fındığı ayıklayacaksın.
- Peki.
- Önce üstten iki kez, sonra alttan iki kez vuracaksın.
- Neden?
- İşte öyle. Kural bu.
- Ama şöyle vurunca daha kolay ayıklanıyor.
- Olmaz. Yoksa herkes fındığı kafasına göre kırmaya kalkar, düzensizlik çıkar.
- Peki, bu kadar fındığı ne yapacağız?
- Onu daha sonra düşünürüz. Önemli olan çalışalım, üretelim. Çemberden çıkmayalım, saçma sapan düşüncelere sapmayalım.

Bugünlerde ne düşünsem depreme çıkıyor yolum. Sadece ben değil, çoğumuz öyleyiz. Ne boşa giden emeğimizin ne de hayatı ne kadar değiştirebileceğimizin farkında değiliz sanırım. Kolektif bir bilinç yaratamazsak da saçma tartışmaların arasında beyhude kürek çekmeye devam edeceğiz. Sadece bizim tavanımızın çöküp çökmemesi değil mesele. Hamasi vatanseverliğin de çok ötesinde...Yoksa kendi köşemizde, nevrozumuzla kucak kucağa yaşamaya devam etmekle güzelleştiremeyeceğiz burayı, buraları...

İşte bu kürek bana Türkiye'de yaşamayı hatırlattı. Bilmem o boşluğu biraz doldurabilecek miyiz?

12 Kasım 2011 Cumartesi

Nadir ve Simin - Bir Ayrılık

Hayatın büyük kısmı hayhuyla geçiyor. Güneşte uzanan kertenkele olmayı yeğlerim bu hayhuya. Sinema dergisindeki bir röportajında okudum. "Zamandan nefret ediyorum," diyor Woody Allen. Carson McCullers'ın deyişini hatırlatıyor. McCullers zaman için "dünyayı yöneten koca aptal" demiş When We Are Lost şiirinde.

Ashgar Farhadi'nin filmini yazmak istiyorum ne zamandır. Yazmak istenenler zaman bulamayınca insanı dürtüp duruyor. (Sürekli ağzının kamaşması ve hiç erik yiyememek gibi bir şey yani.) Sanırım Bir Ayrılık bu yıl en çok etkilendiğim filmdi. Etkilendiğim İran filmlerinde bir ortaklık var. Hepsi küçük bir hikayeden yola çıkıp yolda karşısına çıkan şeylerin cazibesine fazla kapılmadan, kendi güzelliğinden de sarhoş olmadan, sahici karakterlerle sadelikle ve incelikle meselesine odaklanıyor.

Bu film de sosyoekonomik açıdan farklı iki aile üzerinden sınıfsal çatışmalar, vicdan, kötülük, cinsiyet, inanç temalarıyla hayatın düğümlerini (ve bizi nasıl düğümlediğini) ele alıyor. Fotokopisi çekilen nüfus cüzdanlarıyla açılan film daha ilk sahneden kimliklere ve kodlara bir selam yolluyor. Bir tarafta Simin, Nadir, 11 yaşlarındaki kızları Termeh ve Nadir'in alzhimerlı babası. Diğer tarafta Nadir'in babasına bakan gündelikçi Raziye, kocası ve küçük çocukları. Simin'in başka bir dünya hayali var, kızını yurtdışında büyütmek istiyor. Nadir babasından ayrılmak istemiyor. Termeh anne babasının aralarındaki anlaşmazlıktan mutsuz, sessizce bir şeylerin yükünü taşıyor. Raziye kocasından gizli çalışıyor, bir yandan doğurmayı bekliyor. Günahlar dünyasında yaşıyor, sık sık imama başvuruyor. Küçük kız işe annesiyle birlikte geliyor, tüm çocuk merakıyla bu yeni evi keşfe çıkıyor (Mesela yüzünü buzlu camlara yapıştırıyor :)) Gündelikçi kadınlarla ev sahipleri arasında o ince gerilimi de güzel veriyor film. Her an yerle bir olmaya hazır, sırça bir güvenle tutturulmuş iki taraf.
Filmde birbirine dokunmayan hayatlar sürüyor gibi görünen iki aile bir olay sonunda kendilerini bir çıkmazın içinde buluveriyorlar. Hayat hepsini farklı bir biçimde deniyor. (İşin tuhaf yanı biz seyirciler için de geçerli bu durum. Önyargılarımızın, katman katman açılan film boyunca sınandığını görüyoruz) Termeh'in naif hayat tasavvuru da bir sınavdan geçiyor ve yalana katılmasıyla o da yetişkinlerin dünyasına adımını atıyor. Film bir orta sınıf eleştirisini de barındırıyor ama karakterlerine Haneke kadar acımasızca davranmıyor.  Bu serinkanlı tutum, bu iç burkucu hikayede, Farhadi bu oyunda hepimiz suçluyuz dese de insanı neredeyse iyimserliğe sürüklüyor. (Ve insan kendini başrol oyuncusu Leila Hatami'ye hayran olmaktan alamıyor.)

İzlediğim ilk İran filmini hatırlıyorum. Mohsen Makhmalbaf'ın Gabbeh adlı filmiydi. Üzerine hikayeler işlenen bir halının serüvenini anlatıyordu. Rüya gibi bir filmdi, geniş bir ovada çekilen renk renk iplikler hatırlıyorum. Tekrar izlemek istedim o filmi. Sanki böylece bu hayhuyun ortasında bir şeyler tamamlanacakmış gibi geldi ....
Oyuna devam...

***Müzik yapan İran Kedilerini de anmadan geçmeyeyim.