25 Ekim 2011 Salı

"babalar hep perşembe anneler cuma olur"


Başım sıkıştığında başvurduğum dizeler oluyor bazen. Bazen şekerli yoğurt, bazen leblebi tozu, bazen portakal kokusu. Bazen zor oluyor bir şeyler. Dün senin içini kıpır kıpır kıpırdatan bir şey ertesi gün yepyeni olayların gölgesinde anlamsız oluveriyor. Büyük acılar hayata kalın çizgiler çekiyor. Umutlu olmak bazen zor oluyor. Yine de iyi ki edebiyat var...

Bir + Bir'de Turgut Uyar hakkında Orhan Koçak'la yapılmış uzun bir söyleşiye yer verilmiş. Uzun zamandır böyle güzel bir söyleşi okumamıştım. Koçak'ın şair hakkındaki yeni kitabı  Bahisleri Yükseltmek'i almaya karar verdim. Her ne kadar son taşınmadan sonra bir süre kitap almamaya yeminli olsam da.

Dergide bir de şairin kedisine baktığı bir fotoğrafı var ki bayıldım. Fotoğraf karesinde kedi yok, sadece Turgut Uyar var. Cortazar'ın meşhur kedili fotoğrafını getirdi aklıma. İnsanın kediye bakarken çocuklaştığı o yüz ifadesini çok seviyorum.
Turgut Uyar'ı "Göğe Bakma Durağı" ile tanıdım. Annem ortaokulda öğrencilerine okuturdu, neredeyse çocukluktan aşinaydım o şiire.  Ben de heveslenip bir şiir defteri tutmaya başlamıştım yazın. Defterin bir tarafına şiirler yazıyor, diğer tarafına da resimler, yapraklar yapıştırıyordum.

İstanbul'da neden bir Göğe Bakma Durağı yok bilmiyorum. (Muhtemelen şehrin tenha kalmış vakitlerinde kendiliğinden beliriveriyordur.) O durakta eminim herkes bir kere göğe bakmayı hatırlar. Belki otobüs gelir, kimse binmez, nezleli'nin aklı karışır, ne yazacağını unutur... 

Turgut Uyar'la asıl  "Efendimiz Acemilik" yazısıyla tanıştıktan sonra akraba oldum. Ne der şair:
"Bir taş alacaksınız. Yontmaya başlayacaksınız Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka taş daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. (İşte bundan sonraki kısma bayılıyorum) Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız...."  
 
Ve yine aynı yazısından:
"Herkes birbirinin örneği olmayı hiç bir çağda bu kadar istemedi. Yeni Dünya'nın gerçekleşmesi yakın belki de. birörnek giyimler, birörnek şarkılar, birörnek aşklar. Uçaklar, radyolar, sinemalar, durmadan bizi benzetmeye çabalıyorlar....Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri, şiirinin kelimeleri ne kadar eski bir düşündünüz mü? Hala uçağı, hala "penicilin"i, hala 70 katlı evleri, hala hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişmelerle hala şiire getiremedik."


Ne tuhaftır ki bir yandan ruhumuza iyi gelen şey hala elimizde kalan portakal kokusu. Ve sadece o da değil, onu birileriyle paylaşmak. Kolektif hayattan vazgeçtik vazgeçeli her şeyi daha kendi başımıza ve daha ağır yaşıyoruz. Öte yandan öyle bir koşu var ki yetişmeye çalışırken nefesimiz kesiliyor, geçtiğimiz yerleri göremiyoruz. Göğe bakmak ise...Komik olma!

Lorca'yı saymazsam ne zamandır şiir yok hayatımda. Bu sonbahar Turgut Uyar kitaplarını dizimin dibinden ayırmamaya karar verdim. Bu sonbahar biraz göğe bakacağım...Siz de bakın. Birlikte bakalım!

Son dizeler Anneler Kaçar Gibidir şiirinden: 
......
her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur


saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

gölleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur..... 


12 Ekim 2011 Çarşamba

çocukluğa teyelli çarşı hikayeleri - I

Çarşıya çıkmak denirdi, alışveriş denmezdi pek. Bir gün önceden “sabah serinliğinde çıkalım” diye konuşulurdu. Çarşıya çıkılınca muhakkak” “parçacılar”a gidilirdi, sepetlerin içindeki çift-en tek-en kumaş parçaları bir güzel didiklenirdi. Esat’a uğranırdı. (Esat, Mersin’in ayakta kalmaya devam eden bağımsız kitapçısı: Martı Kitabevi) Esat okuduğu kitapları anlatırdı, belki bir kitap alınırdı. O zamanlarda yiyecekler toptan, giyecekler ve kitaplar tek tek alınırdı. Bir kitap alınır ve o kitap eve gelince bir süre sehpa üzerinde bekletilir, evin havasına ve evdekilerin kokusuna alışınca kitaplığa kaldırılırdı. (Evet, ruh çağırma gibi bir ritüeldi.) Ha bir de çıkmadan Esat’a çalan müziğin ne olduğunu sorup eve gidince neydi diye hatırlamaya çalışılırdı. O yıllarda kitapçı demek heves demekti, yeni bir dünyanın azıcık aralanan kapısı demekti. Esat’tan çıktığımızda annem “amma da okuyor” derdi. Ben o sıralarda kitapçıların kitapları çok sevdiğine inanırdım.

Kitapçı olmanın trapezci olmak kadar güzel olabileceğini düşündüğüm yıllardı ama gezmeyi sevdiğim için bir karavanla dolaşan gezici kitapçı olmak gibi bir fikir geliştirmiştim. Hatta bu fikrin dahiyane olduğundan adım gibi emindim.

Birtakım küçük dükkanlara girip çıktıktan sonra şehrin en modern, en dört katlı, en klimalı mağazası YKM’ye uğranırdı. Genellikle bir şey alınmaz, asansöre binilir, asansörden inilir, “ucuzluğu bekleyelim” denir, biraz serinleyip çıkılırdı. Hemen yakınındaki Haydar Usta’da dondurma yenirdi. Dondurmaların yanında bardaklarda su gelirdi. Çarşıya çıkmanın önemli bir kuralı muhakkak bildik bir yerde verilen mola olurdu. Orada bir alışveriş muhasebesi de yapılır, iç rahatlatılırdı. Bazen deniz kıyısına inilir, ahşap sandalyelerde oturulurdu. Muhakkak bir tamirciye uğranırdı, büyük ihtimalle de ayakkabı tamircisi olurdu bu. Sanırım o zamanlar Mersin’deki en çalışkan insanlar ayakkabı tamircileriydi. Ne zaman dükkana adımımızı atsak muhakkak iş yapıyor olurlardı. Sizi fark etseler de kafalarını pek kaldırmazlar, hatta sizi pek sallamazlar, size bakmazlar, siz konuşuncaya kadar da sizinle konuşmazlardı. (Eskici hikayesi geldi aklıma şimdi. Çiviler ağzına batmaz mı senin?”) 

Eve varmadan kurabiye fırınına uğranıp tatlı ve tuzlu kurabiyelerden alınırdı. Tatlı olanlar yuvarlak, tuzlu olanlar çubuk şeklinde olurdu. Eve gidince hemen bir çay konurdu. Annem ayaklarını dizlerinin altına alıp ayaklarını dinlendirirdi. Kurabiyelerin yanında çay içerken muhakkak “çay gibisi yok” derdi.
 

3 Ekim 2011 Pazartesi

Film Sayıklamaları - Bir Zamanlar Anadolu'da


Filmden sonra hala kendime gelemedim. İşte zihnime üşüşenler:
-Çehov’un Bozkır adlı hikayesi. bir çocuğun gözünden kıvrıla kıvrıla giden bozkır yollarında, bir at arabasının arkasında tıngır mıngır yapılan yolculuk. Öğrencilik yıllarında Mersin’e yapılan yolculuklar. Torosları iple çekerken baka baka hayallere dalınan bozkır. Koca bozkırda yalnız kalmış ağaçlar. (Top gibi olanları da var.)
- İnsan icadı bürokrasi ve nurtopu gibi hiyerarşi. Kurgu olduğunu bile bile sadakatle bunlara inancını sürdürebilmek. 

- En derin acıların bile paragraf başı yapılarak kayda alınması gerekir.Times New Roman, 12 punto. Sevgili Kafka.
- Taşra sıkıntısı (Nurdan Gürbilek yine:) Güdük kalmış, diri diri gömülen hayatlar. Bantla yapıştırılan telefon ahizesi, sırı dökülmüş ayna, gıcırdayan kapı... Eşyaya dahi sinmiş hayatsızlık.
- Yaylada gece vakitleri, havlayan köpekler, rüzgarın sesi, elektrik kesintisi. Gaz lambasında uzayan gölgeler. (Ara ki bir melek bulasın...)
- Bazen insan kendi hayatını bir filmdeymişçesine seyre dalar.

- Kadınlar. Hala nadir yaratıklar. Ya melekler ya şeytan.

- Ya kuaför ve bakkal çırakları, onlar kime diş gösterir, kime diklenir, kime emrederler? Evde bir kız kardeşleri yoksa belki de büyümeyi beklerler.

- Varsa bir kara düzen hepimiz ucundan tutuyoruz elbet. Niyetimiz iyi bile olsa.

- Bizim büyük çaresizliğimiz...
- Yine de umut var. Çocuk oyunları olduğu sürece umut var.
- Manda yoğurdu. Mühim mesele.
- İktidar. O da mühim mesele. (Sen şart dersen ben değiştirir koşul derim, böylece benim dediğim olur.)
- Ağacın altına düşüp orada çürüyen  elmalardan olmamak için harcanan çaba saçma gibi görünse de suyun içinde ıslak taşların, otların arasından geçerek yapılan o küçük yolculuğa değer.
- Daha önceden bu yolculuğu yapmış tek tük birilerinin olduğunu bilmekse ayrı güzel! Onlar artık çürük elma değil, kar sularında üşümüş, çakıltaşlarını görmüş elmalar.

Bir Zamanlar Anadolu'da bir ağacın elmalarının hikayesi. Kimisi şanslı, daha çok güneş görüyor. Kimisi ömür boyu üzerinde koca bir dalın yükünü hissediyor. Kimisi koptu kopacak dalından. Fakat hepsi aynı topraktan besleniyor.