30 Nisan 2011 Cumartesi

zeytin ve ispanya

Türkiye'de kahvaltıda zeytin yendiğini söylediğimde dil sınıfındaki herkes hayrete düşüyor. İspanyolca hocası çılgın Emilia, abartılı mimikleriyle durumu kavramaya çalışıyor: "Bir dakika, şimdi burada ekmek, burada zeytin, burada kahve ya da çay. Yani nasıl oluyor?" diye soruyor. "Deneyin, çok güzel oluyor," diyorum. Zeytin, Arapça kökenli pek çok ortak kelimeden biri. İspanyollar "aceituna" (aseytuna) diyor. Arapçadan geçen bazı kelimeleri -sanırım anlamlarının da etkisiyle- çok şiirsel buluyorum. Azahar (portakal çiçeği), naranja (portakal ağacı), granada (nar), azafran (safran), alcantarilla (küçük köprü)...
 
Lorca Atlının Türküsü'nde "Torbamda zeytin kara" dese de burada siyah zeytinler nerede saklanıyor bilmiyorum. Daha çok yeşil zeytin görüyorum. Lokantalarda genellikle yemekten önce ikram ediliyor ya da tapa (meze) olarak yeniliyor. Minnacık yeşil zeytinler özellikle çok lezzetli. Burada tabağımdaki zeytin çekirdeklerini sayınca dehşete kapılıyorum. Yeşil zeytinler aklıma geçen yaz yazlıkta toplayıp tuzladığım zeytinleri ve anneannemde yaptığım kahvaltıları getiriyor. Zeytini çizerek değil kırarak yapardı anneannem. Mutfağında zeytin kırmak için emektar bir taş bulunurdu. (Anneanne kahvaltısı: Acı yeşil zeytinler, tulum peyniri ve yufka! Teneke sakıslara dikilmiş karanfillere bakarak yapılan...)
Zeytin ağacının vazgeçtiği yerde Akdeniz biter” diyor bir Fransız yazar. Zeytin, bu toprakların asırlık yerlilerinden. Zeytin ağaçları hiç nazlı değil, onlara Akdeniz'in (Halikarnas Balıkçısı'nın deyimiyle Altıncı Kıta'nın) tuzlu rüzgarı ve güneşi yetiyor. İspanya'nın güneyi boydan boya zeytin ağaçlarıyla kaplı. Neredeyse tek bir boş alan bırakılmamış. Civarda yolculuk yaparken ara ara zeytinyağı fabrikalarından gelen kesif bir koku dolduruyor içeriyi. Evet, yer gök zeytin ağacı...
Lorca'nın eceli de onu bu ağaçlardan birinin altında buluyor. Gelecek hafta o zeytin ağacını ziyaret edeceğim. Ve bir kez daha Granada'nın Lorca'ya hala işliyor olduğu ayıbı düşüneceğim "anarak acı bir yeli zeytin ağaçlarında..." 

23 Nisan 2011 Cumartesi

paco'da kahvaltı

Kahvaltı en sevdiğim öğün. “Kış şekeriyle kaplı” çocukluk günlerini düşündüğümde sadece kahvaltıları hatırlıyorum. Özellikle yatakta yavaş yavaş uyku coğrafyasını terk edip mutfaktan gelen çay (bazen kızarmış ekmek) kokusu ve çay kaşığı sesi (annenin kahvaltı öncesi keyif çayı) eşliğinde yeni bir nesneler dünyasına geçtiğim o tatlı anları. Bazı kış sabahlarında, - özellikle bir önceki gece balkonda unutulan kaskatı kesilmiş çamaşırların kar kokusu dolduruyorsa odayı- çorba olurdu. Ve kimi günlerde şekerli süt kabına doğranmış ekmekler...


tostada spain
Akşam vakti yapılan kahvaltılar vardı bir de. Genellikle bir rutinden kopuşu hissettirdiğinden hep severdim, hala da severim. Ya anne ile baş başa kalınan bir akşam –babalar kahvaltıyı pek sevmez-, ya da aniden çıkagelen yakın bir misafir, kuzenlerin gece yatısına kalışı... Günü bitirmiyorsun da uzatabildiğince uzatıyorsun sanki ya da o günün içinde kendine bir köşe yaratıveriyorsun. Kahvaltı; usturuplu, sınırları belli akşam yemeğine karşı küçük bir başkaldırı!
spain tostada
Burada kahvaltılarımı dışarıda tostada (kızarmış ekmek) ve cafe con leche (sütlü kahve) ile yapıyorum.  (Sokakta oynayan çocukların eline tutuşturulan tereyağlı ekmekler gibi). Kızarmış ekmeğin üzerine sürülmüş tereyağı ile reçelle ya da zeytinyağı ve domates püresi ile. Bazı şehirlerin krosan ve kahveli pahalı (ve yine de aç bırakan) kahvaltılarını hatırlayınca minnettar kalıyorum buradaki 2 euroluk ve ekmekli kahvaltılara. Yani, yaşasın, hala kahvaltı mutluluğunu elimde tutuyorum! Churro (lokmanın top top değil de uzun olarak yapılanı diyebiliriz) da buradaki kahvaltılarda çok seviliyor, çikolata sosuna batırılarak yeniyor. Sadece churro yapan dükkanlar var. Ben churro'yu ikindi çayında yemeyi seviyorum. (Evet, çayla seviyorum ve çikolatasız.)
a cafe in granada
Evin sokağının köşesinde Paco'nun kafesi var. Paco belli ki yıllardır bu köşede. Ne zaman kafeye adımımı atsam, gösterişsiz masalarından birine otursam tuhaf bir ev hissi içinde buluyorum kendimi. Sanki yan odada uyuyormuşum da kahvaltı hazır diye kalkıp gelmişim. Kafenin müdavimleri, masalardan birbirleriyle atışıyor. Herkes birbirini tanıyor. Paco ismimi, nereden geldiğimi bilmiyor ama tanış oluyoruz. Bazen dükkanın dışında sigara içerken görüyorum onu. Selamlaşıyoruz. Fotoğrafta gördüğünüz de Paco'nun azıcık zevzek ama sempatik oğlu. Belki de oğlu değildir, bilemem. Bazı boşlukları işte böyle kafamdan tamamlıyorum. Yalan söylemiş sayılmam, değil mi?

Bir sonraki yazı (kahvaltı hakkında yazarken aklıma geldi doğrusu): Kahvaltıda zeytin yemek miiii??? Que raro!