30 Mart 2011 Çarşamba

Endülüs'te bahar

Kimilerine sevinç kimilerine sıkıntı getiriyor bahar. Ben bahar herkese iyi gelir sanırdım. (Öyle olmazmış, arkadaşım Ş. söyledi.) Bu bahar bana daha çok şaşkınlık getirdi sanırım...
Ne zamandır büyük şehrin uzağında bir mevsimi karşılamamışım. Endülüs coğrafyasında bahar beni çarptı! Buraya adım attıktan sonra kendimi doğanın kucağına düşüvermiş buldum ve ondan başka bir şey de düşünmez oldum. İstanbul'da olsam şu sıralarda harıl harıl festival filmlerini çalışıyor olurdum. Burada sinema aklıma gelmiyor bile. İstanbul'a da güzel gelir bahar, etraf çiçeklenir, şenlenir ama ne zamandır bu kadar dolaysız bir tanıklık yaşamamıştım. Bana kaderimin bir oyunu mu bu? Endülüs günlerimin beni sinemanın güzide dünyasından koparıp bir portakal fetişisti yapacağını nereden bilebilirdim? (Lütfen Freudyan yorumlardan sakının!) Bu arada, unutmadan, günün talihli portakal resmi :
Endülüs İspanya'nın mağrur taşrası. Buradakiler işsizlikten, para kazanamamaktan şikayetçi. Ama Granadalılar yine de tutkuyla seviyorlar şehirlerini. Madrid derseniz yüzlerini buruşturuyorlar. Barcelona ise tam bir çılgınlık! Ama Bask bölgesinin yemeklerine bir diyecekleri yok. İspanya'nın en lezzetli yemeklerini aşçıları ile ünlü Basklar pişiriliyor! (Henüz tatmadım) Neyse, yemek meselesine daha sonraki yazılarımda gireceğim. Endülüs, Arapçayla İspanyolca'yı birarada duyabileceğiniz topraklar. Ve zeytin ağaçları, güneş, portakallar, keçilerin ayak izleriyle dolu sıradağlar, boylu boyunca uzanan kırlar, yol üzerinde karşınıza çıkan beyaz kasabalar, sizi kuşatan kokular. Bilmiyorum ki bu coğrafyadan bir Kafka çıkar mıydı? Bence çıkmazdı. Buralarda acı yok demek değil niyetim. İç savaşı ve uzunca bir diktatörlüğü yaşamış bir ülkede bunu söylemeye dilim varmaz. Hatta Lorca tam da Endülüs topraklarının şairi. Ama o bile "Ölürsem açık bırakın balkonu!" demiş. "Bir çocuğun portakal yemesini, ekin biçen orakçıları görürüm belki," demiş. Buralarda hayat size tutunuyor sanki. Burnunuza dayayıveriyor kokuları, portakalları! Hayat tam da böyle yerlerde kendini hatırlatıyor.Güneşin altında unutulmuş bir kayalıkta, kıştan çıkmış bedenini unuturcasına uzandıkça.
İşte Endülüs'te baharla gelen avare düşünceler bunlar...
Ve açılsın balkonlar!!!
* Yine de çok merak ettiğim ve Türkiye'de bir türlü bulamadığım İspanyol filmi Arı Kovanı'nın Ruhu'nu izleyeceğim ama. (O kadar da değil.) Altyazısız olsa da bir şekilde anlayacağım artık. Bu arada TV sayesinde İspanyolca dublaj hakkında epey bilgi sahibi oldum, sıklıkla Belgin Doruk filmlerini andım. Nnnadios!




1 Mart 2011 Salı

yeni bir şehir ve portakalın düşündürdükleri

Portakal, çocukluğumun meyvesi. Proust için madlen kurabiyelerinin kokusu ne ise benim için de portakal çiçeği kokusu odur. (Haşa, geçmiş zamanın peşinde çıkmaz benim naçizane portakal kokusundan. Ama çok güzeldir.)  Evimiz portakal bahçelerinin ortasında idi. Evde uzun bir süre portakal mevsimi yaşanırdı. Neredeyse her köşede selelerin, sepetlerin, kaselerin içinde -Cezanne natürmortları gibi- portakallar bulunurdu. Sonbahardaki ekşi portakallar en sevdiklerimdi. Kışın sonuna doğru kalın kabuklu yafa portakalı çıkmaya başlardı. Evde yapılan portakal ve turunç reçeli ile bu mevsimin uzatmaları yaşanırdı.
Bu arada, portakalı elma gibi soyanlardanım. Kabukların helezonlar halinde kucağıma düşmelerinden hoşlanırdım (hala öyle) ve onları atmaya kıyamazdım. Ellerimde portakal kokusu ve yapışkan bir turunculuk kalırdı. Belki de o yüzden turuncu benim için tam bir mutluluk rengidir. Güneye yapılan yolculuklarsa biraz da güneşe, portakallara, Toroslara yani aslında çocukluğa yapılan yolculuklardır. "Solda güneş yükseliyordu Güney'e giderken."

granada realejo
Dün, bir kaç gün önce geldiğim bu yeni şehrin sokaklarında gezinirken portakal ağaçlarıyla karşılaştım. Muhtemelen turunçtu. Çok tanıdık bir duygu hissettim. 

Hayatla başetmek herhalde hiç kolay olmazdı  sunduğu küçük mutluluklar (ve portakallar) olmasa. Yabancı bir şehirde avarelikle geçirilecek güneşli bir gün, hayatın sunduğu mutluluklardan biri..Şehirde gezinirken yaprakların arasındaki portakallara vuran güneşi farketmek bir başkası. Bunun yanında yaşadığın şehirden ayrılmadan önce arkadaşının getirdiği mandalinalı kek, bir kase ayva reçeli, şenlikli bir pazar kahvaltısı, arkadaşının aldığı hırkayla yapılan yolculuk, yola çıkmadan eline geçen bir kartpostal...İşte hepsi portakala vuran güneş...

Altı ay boyunca bu şehirde, Granada'da yaşayacağım. Belli ki yalnız gelmemişim buralara:))
Güneşli ve portakallı günler herkese...